ALMANLAR- ERMENİ TEHCİRİ

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA OSMANLI ORDUSUNDA BULUNAN ALMAN SUBAYLARININ ERMENİ TEHCİRİ’NE ETKİLERİ

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Hitler’li Nazi Almanyası, Yahudi Soykırımı yapmıştı. Günümüzde, belirli çevrelerde, Hitler’in, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı Devleti’nin yaptığı Ermeni Tehciri’ni kendisine örnek aldığı  görüşü, hakimdir.

Bu çalışmada, Avrupa ülkelerinin Birinci Dünya Savaşı öncesinde dünyanın değişik yerlerinde yaptıkları çeşitli soykırımlar ve özellikle Almanya’nın yaptığı Herero ve Nama soykırımlarının Yahudi soykırımına katkıları; Almanya’nın Ermeni Sorununa Yaklaşımı; Osmanlı ordusunda bulunan Alman General ve subayların tehcir olayına etkileri ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Almanların yaptığı soykırımlar, esaslar verilip ayrıntılara girmeden  incelenecektir

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİNDE YAPILAN SOYKIRIMLAR

Avrupa tarihi incelendiğinde, karşımıza inanılması son derece güç bir insan hakları ihlâli, asimilâsyon ve acımasız tehcir örnekleri çıkar.Örnekler çoktur.

Asya kökenli ve Ural- Altay dillerine mensup bir halk olan Samiler, yaklaşık 5 000 yıl önce, bulundukları bölgeden göç ederek İskandinavya ‘ya ve Kola Yarımadası’na gelerek yerleşmişlerdi. Norveç Krallığı, 1700’lü yıllardan itibaren Samileri asimile etmek için her yolu denedi. Gelenek ve göreneklerini devam ettirmek isteyen Samiler şiddetle cezalandırıldı. İstenilenleri yapmayan Samiler yakılarak idam edildi. 1852 yılında baskılara ve asimilasyon politikalarına dayanamayan Samilerden bir grup, Norveç’in Finlandiya sınırına yakın Kautokeino bölgesinde dini gerekçelerle ayaklandı. Ayaklanma kanlı bir şekilde bastırıldı, ayaklanma liderleri kafaları kesilerek idam edildi.

İngiltere sömürge tarihinde önemli bir yeri bulunan Avustralya’da, İngiliz Merkezi Hükümeti ve Avustralya Sömürge Valiliği tarafından, 1788 yılından başlayarak, Avustralya’nın Sidney, New South Wales, Tasmania, Queensland, The Kimberleys ve The Northern Territory bölgelerini sömürgeleştirmek ve yeni tarım alanları, hayvancılık bölgeleri, yer altı madenleri ve hammaddeler sağlamak için, Avustralya’nın yerli halkı olan Aborginaller’e, sistematik olarak acımasızca soykırım uygulandı.

Yapılan bilimsel araştırmalara göre, Avustralya yerlilerine uygulanan soykırım, bizzat İngiliz Merkezi Hükümeti tarafından 1824 yılında çıkarılan savaş kanunları çerçevesinde uygulanmış, böylelikle sömürgelerde İngiliz Bölge Sömürge Yönetiminin her yaptığı insanlık dışı uygulamanın kanunî olarak tescili sağlanmıştır.

1800 sonlarında Alman ırk antropolojisine göre, Avrupalı ‘beyaz ırktan’ olan ve özellikle Avrupa ülkelerinden insanlar, en üst değerdeki insan kategorisine sahiplerdi.Bunun dışındakiler ise aşağı kategorilerde insanlardı.

1900’lü yılların başlarında, Orta Avrupa’nın Germen, Kuzey Avrupa’nın İskandinavya toplumlarında, Nordik ırk’ın arîliğini korumak ve kollamak amacıyla geliştirilen “Arî Irk- Race Hygiegni” teorisi, ilk önce İsviçre, Danimarka, Finlandiya, İsveç ve Norveç’te kanunlaştırıldı ve uygulamaya konuldu.

Norveç’te “Göçerler” olarak bilinen Tater’lar/Omstreifer’lar, arî-ırk ideolojisine göre (biyolojik bir soykırım metodu olarak) zorla kısırlaştırıldılar.

Norveç Devleti,kısırlaştırma dışında değişik bölgelerde Taterlar için toplama kampları oluşturdu. Taterlar tehcir edilerek bu kamplarda tecrit edildi.

Bulgaristan’da, 1878’den itibaren, din olarak Müslümanlığı seçmiş çeşitli milliyetten etnik gruplara, özellikle Türklere, Pomaklara ve Çingenelere(Romenlere) karşı, Bulgar kültürünü, düşünüşünü ve yaşantı biçimini kesinlikle benimsemeleri ve kendilerini sadece Bulgar olarak görmeleri için yaptığı etnik ve kültürel soykırıma dönük asimilasyon politikası sonucu 350 000 civarında Türk, Pomak , Romen ve hatta Tatar Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldı.

Birinci Dünya Savaşı’nda, Almanlar, 4 Ağustos 1914’te önce Belçika’ya girdiler. Direnişi kırmak için yüzlerce kişi kurşuna dizildi. Birinci Dünya Savaşı’nın en karanlık sayfalarından biri olarak tarihe geçen Belçika’nın işgali sırasında erkeklerin askere gitmesi sebebiyle Alman fabrikalarında işçi sıkıntısı çekildiği için, neredeyse Belçika’nın bütün erkek nüfusu işçi olarak zorla Almanya’ya göç ettirildi. 

O dönemde Belçika Genel Valisi olarak atanan General Von Der Goltz, Aralık 1914’te görevden alınarak Osmanlı Devleti’ne gönderildi. (Mareşal Goltz’un Padişahın  Hassa Yaverliğini ve Genelkurmay Başkanlığı’nda bir süre Danışmanlık yaptığını bir tarafa not alalım.)

Tarihin utanç dolu sayfalarından biri de, Almanların 1904- 1907 yılları arasında Batı Afrika’da Namibia’da gerçekleştirdikleri Herero ve Nama Soykırımı’dır.

Almanlar, pek hatırlamak istemedikleri bu olaya “Aufstand der Herero und Nama” (Herero ve Nama Başkaldırısı) adını vermişlerdir.

Almanlar, silâhlı çatışmadan ve ölüm tuzaklarından kurtulabilen tüm Herero ve Namaları, bölgede hazırladıkları toplama kamplarına kapattılar. En asgari insanî şartların bile sağlanamadığı kamplarda yaşayan Hereroların çoğu fazla çalışma, yetersiz beslenme ve hastalıktan hayatını kaybetti.

Bazı kamplarda kocaları ölmüş Herero ve Nama kadınlar ve genç kızlar bulunuyordu. Bunlar Alman askerlerin ihtiyaçlarına cevap vermek  için oradaydılar. Alman baba ve yerli kadınlardan meydana gelen çocuklar için de, özel kamplar kurulmuştu. (Herero ve Nama Soykırımı hakkında ayrıntılı bilgi için TIKLAYIN 

Toplama Kampları, bazı antropolojik ve tıbbi araştırmalara da sahne oldu. Alman Antropolog Prof. Dr. Eugen Fischer, ırklar üzerinde bazı tıbbî deneyler yapmak için kamplarda bulundu.Fischer, aşağı ırktan olarak değerlendirdiği insanların yok edilmesini savunuyordu. (Fischer’in bu fikri, Nazi rejimi sırasında büyük ilgi ve beğeni gördü, Fischer, Berlin Üniversitesi Rektörlüğü’ne getirildi. Fischer’in öğrencisi Josef  Mengele, Holokost sırasında Yahudi çocuklar üzerinde genetik deneyler  yapacaktır.)

Fischer, Almanya’ya dönerken yanında 400’den fazla Herero kafatası getirdi. Bu kafatasları üzerine yaptığı çalışmayı kitaplaştırdı. (Alman Prof. Dr. Eugen Fischer’in E. Baur ve F. Lenz ile birlikte yazdığı “Menschliche Erblichkeitslehre ve Rassenhygiene” (İnsan Kalıtım Öğretim ve Irk Hijyen) kitap için TIKLAYIN)

 Bofinger de, iskorpite yakalanan esirlere yüksek oranda arsenik ve uyuşturucu madde enjekte ederek ölmelerine neden oldu. Bofinger’in amacı, öldürdüğü bedenleri daha sonra otopsiye alarak, bu maddelerin vücut üzerindeki etkisini incelemekti.

Avrupalıların yaptıkları tüm soykırımların ve/veya yapılanların Hitler tarafından bilinmemesi düşünülemez. Hitler, elbette hem Avrupa hem de Alman tarihini çok iyi biliyordu. Çeşitli kaynaklarda, Almanya’da defalarca baskı yapan  Prof. Dr. Fischer’in kitabının ikinci Baskısını okuduğu ve fikirlerinden çok etkilendiği yazılıdır. Hitler, hapisteyken kitabı  elinden düşürmemiştir.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ OSMANLI ORDUSUNUN DURUMU VE ALMAN ISLAH HEYETİ

Balkan Savaşı, sevk ve idare ve eğitim noksanını özellikle komutan ve subayların  amelî alanda kıta hizmetinde yetiştirilmemiş olmalarının sakıncalarını bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştu.

Balkan Savaşı’ndan sonra, Ahmet İzzet Paşa’nın Harbiye Nazırlığı zamanında, bu sakıncaları ortadan kaldıracak esaslı önlemler alındı.

Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın girişimiyle, Osmanlı Ordusunu savaşa hazırlamak ve çağdaş bir ordu haline getirmek için (daha önce de çeşitli askeri danışmanlar alınan) Almanya’dan bir Askerî Islah Heyeti istenmesi kararlaştırıldı.

Bu sırada, Osmanlı Devleti’nde olup bitenlerden günü gününe haberdar olan Almanya’ da, gereken ön çalışmalar başlamıştı.

Almanya’da Askerî Kabine, 15 Haziran 1913’te, İmparator II. Wilhelm’in tahta çıkışının yıldönümü günü, (Almanya- Kassel’deki 22 nci Tümen’in  komutanı ve Alman ordusunda Korgeneralliğe layık görülmeyen  en yaşlı Tümen komutanlarından biri olan) Liman von Sanders’e, usûlen bir rütbe terfi ettirilerek Korgeneral rütbesiyle, 5 yıllık süre için, Alman Askeri  Heyeti’nin Başkanı olarak Osmanlı Devleti’ne gidip gidemeyeceğini, sordu. Sanders, kısa bir değerlendirmen sonra, buna olumlu yanıt verdi!..

Osmanlı Devleti’nin daha resmî isteği olmadan, Askerî Kabine Başkanı Von Luncker, 30 Haziran 1913’te, Başbakan’a, “İstanbul’a gitmeye hazır olduğunu bildiren Liman Von Sanders’i, İmparator Wilhelm’in, Heyet Başkanlığı’na atadığını bildirdi.

İstanbul’daki Almanya Büyükelçisi Wangenheim ile Osmanlı yetkilileri arasında yapılan ön görüşmelerden sonra, Osmanlı Bakanlar Kurulu, 27 Ekim 1913’te, Alman Askerî Heyeti’nin çağrılmasına karar verdi.

Kasım 1913 başında, Liman Von Sanders’in atanması için Padişah’tan irade çıktı.Kasım 1913 sonunda da, Sanders, Osmanlı Devleti’ndeki görevi hakkında talimat almak üzere, İmparator Wilhelm tarafından kabul edildi.

 Öncelikle Alman stratejik hedeflerine uygun çalışacağı belirtilen Sanders, yanındaki heyet ile birlikte 14 Aralık 1913’te İstanbul’a geldi.

 Sanders ile Osmanlı Hükûmeti arasında yapılan sözleşme çok kapsamlıydı. General Sanders, beş yıl müddetle Osmanlı Ordusunda 1 nci Ferik (Korgeneral) rütbesiyle Alman Islah Heyeti Başkanı olarak görev yapacak, aynı zamanda İstanbul’da bulunan 1 nci Kolordu’nun Komutanı olacaktı.Askeri Şûra’nın da üyesiydi. Başlıca konularda onun oyuna başvurulacaktı. (Sanders hakkında ayrıntılı bilgi için TIKLAYINIZ)

Askeri heyetteki Alman subaylarına üç Tümen Komutanlığı, üç Kolordu Kurmay Başkanlığı, bir Piyade Alayı- bir Topçu Alayı- bir Ağır Topçu Alayı Komutanlığı görevi verildi.

Alman Islah Heyeti gelmeden Osmanlı ordusunda özel sözleşmelerle Öğretmen ve Müşavir olarak bulunan 30 Alman Subayı vardı. Bunun 7’si Islah Heyeti’ne aktarıldı, gelenlerle birlikte sayı 70 kişi olmuştu.Savaşın devamı süresince 1096 subay daha gelerek 1169 Alman subay, Osmanlı hizmetine girdi.

Korgeneral Sanders, Harbiye Nazırı’ndan sonra gelecekti. Fakat Genelkurmay Başkanı,Sanders’ten kıdemli olursa Liman, Genelkurmay Başkanı’ndan sonra gelecekti. (Bu tanım, Almanya ile yapılan gizli antlaşmanın 3 ncü maddesindeki özel ifadeye rağmen, Sanders’in Genelkurmay Başkanlığı’nı istemediğini göstermektedir.)

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA OSMANLI ORDUSUNDA ALMANLARIN DURUMU/GÖREVİ

Liman Von Sanders, Osmanlı ordusunda çok geniş yetkilerle donatılmış olmasına, Genelkurmay Karargâhı’nı da yeniden düzenlemesine rağmen, hiçbir zaman Genelkurmay Başkanı  ve Başkomutan olmadı.

Osmanlı’daki Genelkurmay Başkanlığı, günümüzde Türk Silâhlı Kuvvetleri’ndeki Genelkurmay Başkanlığı’na benzemiyordu. Harbiye Nazırlığı’na bağlıydı, ayrıca Kuvvet Komutanlıkları yoktu. İmparatorluk hudutları içinde değişik yerlerde bulunan askeri birlikler, doğrudan Genelkurmay Başkanlığı’na bağlıydı.

1914 yılı Temmuz ayı sonlarında ya da Ağustos 1914 başlarında Enver Paşa, Mareşalliğe yükseltilen Liman Von Sanders’e, Osmanlı Devleti’nin bir savaşa girmesi halinde Başkomutanlık Vekâleti’nin kendisi tarafından yürütüleceğini bildirdi. Genelkurmay Başkanlığı’nı kabul edip etmeyeceğini Mareşal’e sordu. 

Liman, bu teklifi reddetti; savaşta Genelkurmay Başkanlığı yerine bir birliğe komuta etmeyi yeğleyeceğini bildirdi.

Esasen Sanders ile Enver Paşa hiçbir şekilde anlaşamıyor ve birbirlerine güvenmiyorlardı.

(ENVER PAŞA: Edirne’nin 22 Temmuz 1913’te Bulgarlar’dan geri alınmasındaki başarı ona atfedilmiş; Hiçbir birliğe koyma etmeden kısa sürede Miralay(Albay), ve Mirliva (Tuğgeneral) olmuş; 3 Ocak 1914’te Harbiye Nazırlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’na getirilmişti.)

Seferberlik ilân edildikten sonra, 2Ağustos 1914’te, Başkomutanlık Karargâhı kuruldu. 3 Ağustos 1914’te, Başkomutanlık Vekâleti’ne, Harbiye Nazırlığı ve Genelkurmay Başkanlığı da sorumluluğunda kalmak üzere Enver Paşa atandı.

Yeni teşkil edilen Başkomutanlık Karargâhı’nda Genelkurmay Başkanlığı bulunuyordu.

Genelkurmay 1 nci Yar Başkanı: Alman General Bronzard,

Genelkurmay 2 nci Yar Başkanı: Kurmay Albay Hafız Hakkı Bey idi.

Şube Müdürlükleri  Genelkurmay Başkanı’na bağlıydı ve en kritik şubelerin müdürlükleri Alman subayların kontrolündeydi.

Diğer yanda Bronsart von Schellendorf’un durumu son derece karmaşıktı.  Bir tarafta Askeri Heyetin üyesiydi ve Heyet Başkanı Liman Von Sanders’in emrindeydi. Diğer taraftan Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı karargâhında, 1 nci Yar Başkanı ve Genelkurmay Başkan  Vekili  olarak doğrudan doğruya Enver Paşa’ya bağlıydı.(Alman General Bronsart  hakkında ayrıntılı bilgi için TIKLAYINIZ)

Liman Von  Sanders ise önce 1 nci Kolordu, sonra 1 nci Ordu, daha sonra Gelibolu’daki 5 nci Ordu Komutanı olarak Genelkurmay Başkanı Enver Paşa’nın emrindeydi, oysa Sanders bu durumu bir türlü kabullenemiyordu. Hem Genelkurmay Başkanlığı’nı istemiyor, hem de her konuda kendisine danışılsın ve her konuda kendisi karar versin istiyordu. (Liman von Sanders Paşa’nın, Çanakkale Muharebeleri sırasında, muharebe plânları, icraat ve yapılacaklar hakkında devamlı olarak Alman Genelkurmay Başkanlığı ile irtibat ve istişare içinde bulunmasını herhalde tarih değerlendirecektir.)

 ALMAN ASKERİ PERSONELİN ROLÜ

Osmanlı Devleti daha Birinci Dünya Savaşı’na girmeden önce, Harbiye Nazırı ve aynı zamanda Genelkurmay Başkanı Enver Paşa’nın talimatıyla, Genelkurmay 1 nci Yar Başkanı Alman General Bronzart von Shellendorf, 7 Haziran 1914’te, Osmanlı Ordusu’nun gerektiğinde uygulayacağı Sefer Plânlarını hazırlamıştı.

Enver Paşa, bu plânı uygun buldu.

General Bronsart, kabul edilen ilk Sefer Plânı’ndan sonra, bu plâna uygun olarak Seferberlik Plânı hazırladı.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde, Alman Genelkurmay Başkanlığı, Osmanlı Devleti’nin bir an önce savaşa girerek Kafkasya’ya, Mısır’a taarruz ederek Rusların ve İngilizlerin buralara bağlanmasını istiyordu.

Genelkurmay Başkanlığı 2 nci Yar Başkanı Hafız Hakkı Bey de, bir Seferberlik Plânı hazırlamıştı.Bu plânda, bahara kadar savaşa girmemek esas alınmıştı.

Sonuçta, Genelkurmay 1 nci Yar Başkanı General Bronsart ile Genelkurmay 2 nci yar Başkanı Hafız Hakkı Bey,  kendi plânlarını Alman Genelkurmay Başkanlığı’na kabul ettirmek için (Ne ilgisi varsa?)Almanya’ya gittiler. Elbette bu durum, Osmanlı Devleti’nin aczinin en açık göstergesidir!..Fakat tam bu sırada (ne tesadüf?) Karadeniz Olayı meydana geldi ve Osmanlı Devleti fiilen savaşa girmiş oldu!..

 Savaşın başında ve devamında Almanlarca silâh, malzeme ve teknik personel yardımı yapıldığı bir gerçekti. Ancak bu hususun çoğu, daha çok Osmanlı Devleti’ni bir an önce savaşa sokmak gayesini hedef tutuyordu. Halbuki Osmanlı Devleti’nin hazırlanıncaya kadar silâhlı tarafsız kalmak suretiyle de Boğazları kapaması, bu suretle her bakımdan Müttefiklerin yardımına muhtaç Rusya’yı yalnız bırakması, Kafkasya’da Rus, Mısır’da İngiliz kuvvetlerini bağlaması pekâla mümkündü ve Türkiye tarafsız kaldığı dönemde de bu görevi yerine getirmişti.

Alman subay ve erlerinden oluşan Osmanlı donanması, Enver Paşa’nın izin vermesiyle Karadeniz’e açıldı ve Rus limanlarını bombaladı; bu durum Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesine neden oldu!..Şüphesiz Enver Paşa’nın bu oldu bittiye  göz yummasını tarih değerlendirmektedir, ileride daha da ayrıntılarıyla değerlendirecektir. Hazırlıklar tamamlanmadan girilen hareketin hesabı mutlaka sorulacaktır!..

İmparator ve Enver Paşa

(Büyük görmek için tıklayın)

(Fotoğrafa dikkatle bakın. Osmanlı Devleti  Başkomutan Vekili, Harbiye Nazırı ve Osmanlı Ordusu Genelkurmay Başkanı Enver Paşa, İmparator’a esas duruşta selâm veriyor. İmparatorun sağ elinde sigara var, sigarayı sol eline alıp selâma karşılık vermeyi bile düşünmemiş. Her şey apaçık ortada…İçler acısı durum budur!..)

Harbiye Nazırı ve Enver Paşa, Genelkurmay Başkanlığı görevini, yani Osmanlı ordusunun sevk ve idaresini Genelkurmay 1 nci Yar Başkanı Alman General Bronsart’a bırakmıştı.

General Bronsart, bu görevi sırasında ilginç karar aldı.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girince, Başkomutanlık, Sadrazamlığa ve Dahiliye Nezareti’ne( yani İçişleri Bakanlığı’na) alınacak tedbirler hakkında teklifte bulundu. Bu tekliften iki madde görelim:

“25- 50 yaşına kadar askerliğe elverişli bütün Fransız, Rus, İngiliz ve Belçika uyruklular tevkif edilecektir.

 Rus, Fransız, İngiliz ve Belçika mağazalarına el konulacak ve varsa adı geçen milletler uyrukluluğunu haiz şirketler idaresine de el konulacaktır.”

ALMANYA’NIN ERMENİ SORUNUNA YAKLAŞIMI

Büyük devletler, özellikle Berlin Kongresi ve sonrasında, Doğu Anadolu ve Makedonya bölgesinde kendi nüfuslarını yerleştirmek amacıyla ıslahat taraftarlığı yapıyorlardı.

Almanya, Ermeni sorunu konusunda diğer büyük devletler gibi davranmadı. Almanya’nın Osmanlı Devleti’nde sempati kazanmasının nedenlerinden biri de, ıslahat konusunda Osmanlı yönetimine karşı daha ılımlı ve az baskıcı bir politika izlemesiydi.Almanya, Bismarck döneminde bile Osmanlı Devleti’nde İngiltere, Fransa ve Rusya’nın uluslar arası bir sorun haline getirdiği adlî ve idarî ıslahat konusuna aktif olarak karışmadı.

Bismark’tan sonra bu tarafsızlık politikası, Almanya’nın azınlıklar konusunda Osmanlı politikasını daha çok destekler görünen bir tavır takınmasına kadar vardı. Osmanlı Devleti’nin birlik ve bütünlüğünü destekler bir tutumla nüfusunu yerleştireceği inancı, Alman dış politikasının temel prensibi oldu.

Osmanlı Devleti halklarının çoğu İslâm dininde olduğuna göre onları ancak Halife bir arada tutar ve diğer dünya Müslümanları da birleştirilebilirdi. Almanya bu ideolojiyi destekler göründü. Bir müddet sonra II. Abdülhamit rejiminin Güneydoğu Asya ve Hindistan’daki Müslümanlar arasında sağladığı sempatiden istifade etmek için bu ittifaka ve İslâm’a önem veren bir üslûp da benimsedi.

Almanya’nın azınlıklar konusunda Osmanlı yönetimine paralel bir görüş ve davranışı vardı. Anadolu’daki Alman misyonerlerinin tek amacı bakir Osmanlı ülkesinin verimli topraklarını Almanlara açmak için çalışmaktı.

Ermeni sorununda Alman dış politikası, başlangıçta karışmazlık ilkesini esas almıştı.

Alman Şansölyesi Otto von Bismarck, Ermeni sorununda Osmanlı’ya baskı yapmama tutumunu yönetimi boyunca korudu. Örneğin, Ermeniler, özerk yönetim için Berlin Kongresi’ne ( 13 Temmuz 1878), Patrik Varjabedyan başkanlığında bir Temsilciler Heyeti gönderdiklerinde, Kongre Yöneticisi  Bismarck, Ermeni isteklerini önemsemedi ve gündeme almadı.

Bunun üzerine Patrik, “Hakkımızı ancak mücadele ile elde edebileceğimizi bize öğrettiniz” dedi.

Bu dönemde Ermenilerin talepleri, Ermenistan için daha çok Lübnan’ın statüsüne benzeyen, özerk ve karma meclisli bir idareye sahip olmak gibi görünüyor.

A.Agopyan’ın 15 Ekim 1881’de Times’de yayınlanan “Ermeni reformu Doğu Anadolu ıslahatından ayrı olarak ele alınmalı ve Ermenilere Lübnan’daki gibi bir idare verilmedikçe mücadele devam etmelidir” sözlerinde, Ermenilerin hedeflerinin ne olduğu açıkça anlaşılıyor.

(Elbette çoğunluğun değil) Belli bir grup Ermeni vatandaşımızın Birinci Dünya Savaşı’ndaki ayrılıkçı davranışlarının temelinde bu düşünce yatmaktadır.Ne yazık ki,çoğunluktaki Ermeniler, azınlıkta kalan ayrılıkçı Ermeni komitelerinin hayallerinin aleti oldular, en çok zararı da kendileri gördüler.)

Alman diplomasisinin Ermeni sorunundaki tutumu, önceleri ısrarla işe karışmamak iken, zamanla işe karışmak şekline dönüştü.

ERMENİ TEHCİRİNDE ALMAN SUBAYLARIN ROLÜ

Birinci Dünya Savaşı içinde, Doğu’da Rus taarruzları ile koordineli olarak cephe gerisinde ayrılıkçı Ermeni çetelerinin isyanları başlayınca, ordunun cephedeki askeri emniyeti tehlikeye düşmüştü.

Almanya, ortaya çıkan olayları şiddetle bastırmak konusunda akıl hocalığı yaptı.

Komuta kademesinde ve karargâhlarda çalışan Alman subayların teklif ve önerileriyle, cephe gerisinde askeri açıdan sakıncalı bulunan bölgelerdeki Ermenilerin, ülke toprakları içinde, muharebelerin olmadığı daha emniyetli bölgelere gönderilmelerine karar verildi.

Örneğin, Van’daki Ermeni katliamı üzerine, Kurmay Başkanı Alman Yarbay Felix Guse olan 3 ncü Ordu Komutanı Mahmut Kâmil Paşa, Genelkurmay Başkanlığı’na bir telgraf çekerek, Ermenilerin bölgeden uzaklaştırılmasını istedi. 

Bu evrakın geldiği Genelkurmay Başkanlığı Harekât Dairesi’nde Alman Yarbay Otto von Feldmann bulunuyordu.

Feldmann, Ermenilerin göç ettirilmesine karar veren Alman subaylardan birisinin kendisi olduğunu, açık açık yazar. 

Tehcir sırasında Osmanlı Ordusu Genelkurmay Başkan Vekili /Genelkurmay Başkanı olarak görev yapan General Bronsart da, çeşitli yayınlarda, cephede beliren tehlikeli durumu bertaraf etmek için Ermenilerin tehcir edilmesi gerektiğini sık sık dile getirmiştir.

Almanların olaya bakış açısını belirtmek için bir başka örneği de hatırlayalım:

Birinci Dünya Savaşı’nda Yunanistan, 1917 yılında resmen İtilâf Devletleri yanında Osmanlı Devleti’ne karşı savaşa girmesine rağmen, Rumlar Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmamışlardı. Buna rağmen Almanlar, Ege bölgesindeki Rumların bölgeden uzaklaştırılmasını istemişlerdi.

Genelkurmay Başkan Vekili olmasına rağmen Genelkurmay Başkanlığı’nı fiilen yapan Alman General Bronsart, “Rumların Ege bölgesinden çıkarılması askeri yönden bir gereklilikti, fakat Talât Paşa, Rumların isyan etmediklerini ileri sürerek izin vermedi” demiştir.

TEHCİR SONRASINDA ALMANLARIN KONU HAKKINDA AÇIKLAMALARI

Birinci Dünya Savaşı sırasında, Alman Genelkurmayı’nın tehcir gibi bir olayı tavsiye ettiği ve yönettiği, savaş sırasında ve sonrasında açıklanmış olmasına rağmen, savaşın gidişatından endişe duymaya başlamasıyla birlikte Almanya’da Ermeni sorununa bakış açısı değişti.

Almanlar, Ermeni tehcirinden sıyrılmaya çalıştılar ve Ermeni görüşüne yakın bir tavır sergilemeye başladılar.Bu durum, Talat Paşa’nın öldürülmesinden sonraki tavırda açıkça belli olmaktadır.

Çeşitli kaynaklarda, Osmanlı Devleti’nde, askeri güvenlik nedeniyle çıkarılan tehcir kararının uygulanmasına, birçok yerde Alman konsolosları ve subaylarının yönetici ve teşvikçi olarak katıldığı yönünde ayrıntılı bilgi vardır. (“The Treatment of Armenians in The Ottoman Empire 1915-1916”, Doucement Presented to Viscount Grey of Fallodon by Viscount Bryce, Londra Couster and Sons, 1916, N. 134.s.330; Canon J.T. Parfit, Twenty Years in Baghdad and Syria, Londra, Simpkin Marshall, Hamilton Kent and CO, 1916, s. 56-58; İlber Ortaylı, a. g. e. NAKLEN .s.154)

Aksi görüş ileri sürseler de, resmi ya da gayri resmi Alman yayınlarında, Almanya’nın elinde kendi tezlerini destekleyecek bilgi ve belge yoktur.

Bu konuda en popüler olan ve bilinen Johannes Lepsius’un Almanları temize çıkarmak için yazdığı “Deutschland und Armenien 1914- 1918” (Almanya ve Ermenistan 1915- 1918)adını verdiği bir kitaptır.

Lepsius: dinî inançlarını yaymak için Osmanlı Devleti’ne ve İran’a giderek, bölgede yaşayan Müslüman Türkleri, Kürtleri ve Gregoryen Ermenileri din ve mezhep değiştirip Protestan Kilisesi’ne bağlamak için çalışmış Protestan Misyoner bir Papaz’dı. 1896’da Anadolu’ya geldi, aynı yıl Urfa’da “Ermenilere yardım Cemiyeti” ni kurdu. Bu cemiyetin adı dört yıl sonra “Alman Doğu Misyonu” olarak değiştirildi.

Lepsius, gözlemlerini “Türkiye’de Ermenilerin Durumu hakkında Rapor” adıyla, 1916 yılında Almanya’da yayımladı. Ancak, Almanya, genel politikasına uygun bulmadığı bu yayını toplattı.

1917 sonlarında, Berlin Üniversitesi Teoloji Fakülltesi, “Başta Ermeniler olmak üzere Doğu’daki hristiyanlar için yapmış olduğu başarılı çalışmalarından dolayı” Lepsius’a, Fahrî Doktora” payesi verdi.

Lepsius, bundan sonra, kendini, Ermeni Tehciri konusunda, Almanya’nın suçsuz olduğunu kanıtlamaya adadı. Almanya’da Ermeniler’e yardım dernekleri kurdu. Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerini inceledi. Ermenilerle ilgili (Alman Askeri Islah Heyeti Raporları hariç/bunlar halen kayıp kabul ediliyor) tüm yazışmaları gözden geçirdi. Ortaya Osmanlı Devleti’ni suçlu konumuna düşüren bir çalışma çıktı. Lepsius, çalışmasını 1919 yılında yayımladı.

Kitapta ilk anda dikkati çeken husus,evrakların ayıklanmış, aynı metin içinde önemli bölümlerin çıkarılmış olduğu ya da bazı konulara hiç değinilmemiş olduğuydu.

Anadolu’da bu sırada millî mücadele başladığı için, Almanya’nın bu tek taraflı ve yanlı yayınları yeterli tepki görmedi.  

Prof. Dr. İlber ORTAYLI:

“Burada, s.LV-LVIII arasında Rössler, Eckart vb. gibi Almanlar hakkındaki temize çıkarma çabaları ikna edici değil. Von der Goltz, Liman von Sanders ve elçilik yetkilileri hakkında yeterli ikna edici kanıtlar ileri sürülemediği gibi, belgelerin seçilmiş ve tek yanlı olduğu açık. Kaldı ki, bu belgelerde de kesin ifadeler yoktur.

Ayrıca, Bonn’daki Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde AAA, Armenische  Frage, I.A.B.g Türkei, 133 adh. 13. Dosyasında 1914-15 ve 1916 Ağustos’una kadar olan belgeler yoktur.Bu belgelere bakmayan ve Proto- Alman kaynak kullanan U. Trumpener, Germany and Ottoman Empire,s. 203 d. Analizine itibar edilemez.

Lepsius türü yazarları çürüten, ‘Burchard Brenties, Drei Jahrtausende Armenien, Verlag Anton Schroll, Viyana- Münih, 1976’, ‘Weber, Eagles on the Crescent, Cornell Univ.Press, Londra, 1970’ gibi eserleri mutlaka incelemek gerekir.”(İ.Ortaylı.a.g.e.s.154)

Türk Tarih Kurumu eski başkanlarından Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU’nun görüşü de aynı yönde:

“İsyanların devam etmesi üzerine, Almanya’nın da yönlendirmesiyle Ermenilerin savaş alanı dışında bulunan, ancak Osmanlı topraklarından olan Suriye’ye nakli kararı alınmıştır.”

Aradan yıllar geçtikten sonra, Alman tarihçi Wolfgang Gang, Lepsius’un atladığı belgeleri tamamlayarak, Lepsius’un çalışmasını “Alman Belgeleri, Ermeni Soykırımı, 1915- 1916” adıyla yayımladı.

Ermeni Tehciri sırasında Başbakan olan Talât Paşa, Berlin’de Sogomon Teyleryan tarafından  öldürüldükten sonra, yapılan mahkeme, Almanya’nın tavrını  açıkça ortaya koymasına neden oldu.

Mahkemeye tanık olarak Ermeni yanlısı Lepsius ile Liman Von Sanders çıkarıldı. Elbette Lepsius Ermeniler lehine açıklamada bulunurken, Liman von Sanders olayı muğlak ifadelerle geçiştirdi.

Dönemin Genelkurmay Başkan Vekili olan ve Genelkurmay Başkanlığı’nı fiilen icra etmekte olan Bronzart von Schellendorf, mahkemeye çağrılmamıştı.

Bronzart, Deutsche Allgemeine Zeitung gazetesine Osmanlı devletini aklayan yazılar yazdı. 

3 ncü Ordu Kurmay Başkanı Alman Yarbay Felix Guse, Türklerin Ermeni tehcir konusunda haklı olduklarını, asla bir Ermeni soykırımı yapmadıklarını, “Die Armenienaufstand 1915 und Seine Folgen” başlıklı makalesinde ayrıntılarla anlattı.

Ermeniler tarafından Talât Paşa’ya atfedilen ve halen onun tarafından kullanıldığına inanılan, “Ermeni sorununu ortadan kaldırmanın tek yolu, Ermeni halkını ortadan kaldırmaktır” cümlesinin, Alman oryantalisti Ewal Banse tarafından 1919 yılında yazılan bir araştırma kitabında, yazarın kişisel görüşü olduğu ortaya çıktı.

Ermeni Araştırmacı Vahakn N. Dadrian’a göre, Ermeni Tehciri’nde Alman etkisi iki başlık altında incelenebilir.

  1. Tavsiye ve kolaylaştırma,
  2. Rıza ve icabet etme.

Dadrian’a göre Alman askeri misyonuna bağlı askeri personelin bir kısmı karar vermiş, bir kısmı uygulamış, bir kısmı da olanlara göz yummuştur.

Günümüzde de, Almanya’nın kendini aklama ya da Ermeni Tehciri’nden kendisini sıyırmak ve Türkiye’yi suçlama çabaları devam etmektedir.

Almanya’da “Gesllschaft für Bedrohte Völker” adındaki kuruluş kendini Ermeni davasına adamıştır.

Almanların olaya bakış açısını göstermesi bakımından küçük bir bilgiyi hatırlamanın zamanıdır:

Birinci Dünya Savaşı başlangıcında fiilen Osmanlı Ordusu Genelkurmay Başkanlığını yürüten Bronsart Paşa, 1922 yılında, Liwa-el İslâm dergisine verdiği demeçte, Sarıkamış yenilgisinin suçunun Ermeniler’de olduğunu söylemişti; ilginçtir, Almanlar, Birinci Dünya Savaşı’nda da yenilginin nedeni olarak Yahudileri göstermişti.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİNDE ALMANLARIN ÇİNGENE SOYKIRIMI

Alman Çingeneleriyle ilgili yapılan araştırmalardan, Almanların Çingeneler üzerindeki baskısının ve terörünün Nazilerle birlikte başlamadığını, ama Nazilerin iktidara gelişiyle birlikte soykırımcı bir şekilde hızlandırıldığını görüyoruz. 1880 yılında Başbakan Bismack tarafından çıkarılan bir kanunla, ilk defa Çingenelerin ayrımcılığa tabi tutulması güçlendirildi.

1925 yılında, Almanya’da yapılan “Çingene Sorunu” adlı bir konferansın arkasından çıkarılan bir kanunla, işi olmayan Çingenelerin toplum için tehlike yarattıkları gerekçesiyle, derhal çalışma kamplarına gönderilmesi kararı alındı.

1929 yılına gelindiğinde, Almanya’nın Münih kentinde “Almanya’daki Çingenelere Karşı Mücadele Merkezi” oluşturuldu ve bu merkez çok geniş yetkilerle donatıldı.Bu ırkçı merkezin çalışmaya başlamasıyla birlikte, daha Naziler iktidara gelmeden 10 gün önce alınan bir kararla, Çingenelerin tüm Alman vatandaşlara tanınan hakları ellerinden alındı. 

Alman makamları, 1936 yılından itibaren aşağı ırktan olduklarını söyledikleri Çingeneleri, mahkûm iş gücü olarak çalıştırmak maksadıyla, çeşitli kamplara tehcir etmeye başladı. 

31 Temmuz 1941’de, Çingenelerin öldürülmesi için, Çingenelere ve Yahudilere karşı yapılacak soykırımın ayrıntılı bir şekilde nasıl yapılması gerektiğinin arkasındaki mimar diye bilinen Nazi liderlerinden Heydrich’in, “ Einsatzkommando’larına (özel infaz kuvveti) verdiği bir emirle, tüm Yahudilerin, Çingenelerin ve aklî dengesi yerinde olmayan hastaların öldürülmesine başlanması kararı alındı. 

GENEL  DEĞERLENDİRME

Almanlar için esas olan, Osmanlı ordularının bulundukları cephelerde başarılı olması değil, müttefik kuvvetleri oyalayarak meşgul etmesiydi.

Örneğin Doğu Cephesi’nde, Osmanlı ordusunun Rusları geri atmaktan ziyade oyalaması- meşgul etmesi, Rusların böylece Batı cephesine kuvvet kaydıramaması isteniyordu.

Ermenilerin hem cephede, hem de cephe gerisinde Ruslarla birlikte hareket etmesi ise, Alman istekleriyle çakışmıyordu. Bu nedenle, Almanlar,  Ermeni tehcirini, Osmanlı ordusunun geri bölge emniyetinin sağlanmasından çok, Alman isteklerini yerine getirebilmesi için Osmanlı Devleti’ne empoze etmişlerdir.

 Nazi Almanyası’nın Yahudileri Toplama Kampları’na nakletmedeki hedefi ile Osmanlı Devleti’nin Ermenileri Suriye’ye geçici olarak sevk etmesindeki hedef ve amaçlar aynı değildir.

Unutmayalım ki:

Yahudiler, Nazi Almanyası’na karşı isyan etmemişlerdi; Osmanlı Devleti’ndeki ayrılıkçı Ermeni komiteciler devlete karşı isyan ettiler.

Almanlar, Yahudileri öldürdü; Türkler, Ermenileri öldürmedi.

Almanya, Yahudileri kovdu, gidenler bir daha geri dönmedi; Osmanlı Devleti, Ermenileri kovmadı, onun için gidenlerin önemli bir kısmı geri döndü.

Nazi Almanyası, Yahudileri kovarken, “nasıl giderseniz gidin” diye yola çıkardı; Osmanlı Devleti ise tehcire gidenlerin mal ve mülklerini koruduğu gibi gidenlere de dönenlere de kolaylık sağladı.

Nazi Almanyası, toplama kamplarında Yahudileri kobay olarak kullandı, gözlerine kimyasallar enjekte ederek göz renklerini değiştirmeye çalıştı, insanları gaz odalarında boğdu, Osmanlı, Ermenilere bunların hiç birini yapmadı; üstelik tehcir sırasında ihmali görülenleri cezalandırdı.

Osmanlı, Nazilerin hiç düşünmediği, kimsesiz çocuklar ve yetimleri, yetimhaneler ve zengin ailelerin yanına yerleştirdi.

Örnekler bitmez.

Yahudi Soykırımı ile Ermeni Tehciri arasında benzerlik bulmaya çalışana söylenecek tek şey olmalı. EL İNSAF! ..

SON SÖZ:

Hitler’in Yahudi Soykırımı’nda, 1915 yılında Osmanlı Devleti’nde yapılan Ermeni Tehciri’ni örnek aldığı iddiası, boş bir safsata, gerçek süsü verilmiş bir yalandır.Bu iddiayı ileri sürenlerin  Ermeni tehcirini ve Yahudi soykırımını hiç bilmediklerini düşünüyorum.

SEÇİLMİŞ KAYNAKLAR:

DADRİAN N. Vahakin, Ermeni Soykırımında Kurumsal Roller, Belge Yy, 2004.

GAST Wolfgang, Alman Belgeleri, Ermeni Soykırımı, 1915- 1916, Belge Yy. 2012

ORTAYLI İlber, Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfusu, 9. Baskı, Alkım Yy. İstanbul, 2006.

WALLACH L. Jehuda, Bir Askeri Yardımın Anatomisi, Gnkur.Basımevi, Ankara, 1985.

YÜRÜKEL M. Sefa, Batı tarihinde İnsanlık Suçları, Marmara Grubu Vakfı Yy, İstanbul, 2004.

(Yazının İlk Yayım Tarihi: 7 Ekim 2014)

2 thoughts on “ALMANLAR- ERMENİ TEHCİRİ

  1. Pingback: ALMANYA, ÂRİ IRK TEORİSİ/ÖJENİK VE ERMENİ TEHCİRİ | Ahmet Akyol

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir