ALMANYA, ÂRİ IRK TEORİSİ/ÖJENİK VE ERMENİ TEHCİRİ

Ermeni Diasporası, Birinci Dünya Savaşı’ nda Osmanlı Devleti toprakları içinde yapılan Ermeni Tehciri’ nin 100’ üncü yıl dönümü için yoğun bir çaba içinde… Diaspora, dünyanın çeşitli ülkelerinde birbiri ardınca etkinlikler düzenliyor.

Bu ülkelerden biri de Almanya…

Bir süredir Almanya’da, farklı şehirlerde, Ermeni tezini destekleyen toplantılar düzenleniyor, sözde "Ermeni Soykırımı" anısına heykeller ya da anıtsal taşlar dikiliyor. Örneğin Stuttgart ve Bremen’de sözde soykırım anıtları var; Berlin’de de bir anıt yapılması çalışması devam ediyor. Okullardaki tarih kitaplarında, tarihi olaylar sanki bir Ermeni Soykırımı olmuş gibi anlatılıyor.

Anlaşılıyor ki, Almanlar, gerçekleştirdikleri Yahudi soykırımından kendilerini kurtarmak istiyorlar ve  (Dünyaya ve Almanya'da yaşayan Türklere ) Almanlara soykırım yapmayı Türklerin öğrettiği imajını yerleştirmeye çalışıyorlar.

Almanya’da yaşayan Türklerin arasında, Almanya’nın bu tavrına tepki gösterenler var. Ne var ki, bu tepkiler yetersiz!.. Çoğunluk ise konuya duyarsız !.. Zaten aksi olsaydı, Almanya’da Ermeni tezleri gündeme bile gelemezdi!..

Görünen o ki, önümüzdeki günlerde Irkçılık, Irk Ayrımı, Soykırım gibi konular sık sık gündeme gelecek ve tartışılacak.

Bu incelemede sözü geçen konuları ele almayı düşünmüyorum. Üzerinde duracağım konu, Âri Irk Teorisi’dir. Amacım, bu teorinin 2 nci Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nı nereye götürdüğünü ortaya koyarak, konunun Ermeni Tehciri ile ilgisini ya da ilgisizliğini belirlemektir.

Âri(Üstün) Irk Teorisi ve Öjenik  üzerinde durmadan önce bazı tanımları ve konu üzerinde teori üretenleri kısaca hatırlayalım.

IRK: İnsan türü içinde, kalıtsal farklılıklara göre ayırt edilen ya da sınıflandırılan biyolojik gruba denir.

IRK AYRIMI: Kişisel, toplumsal ve siyasî hakların tanınmasında insanlar arasında ırk farklılığına dayalı ayrım gözetme politikasıdır.

IRKÇILIK: Kalıtsal- fiziksel özelliklerle belirli kişilik, zekâ ve kültür özellikleri arasında nedensel bağlantı olduğunu ve dolayısıyla bazı ırkların doğal üstünlüğünü savunan kuram ya da görüştür.

Uzun bir tarihsel geçmişi olan ırkçılığın kuramsal kökenleri 19. Yy.da ortaya çıkmıştır.

Kendisi ırkçı olmamakla birlikte, Charles Darwin’in biyolojik evrim kuramı “bilimsel” ırkçılığın gelişimine temel oluşturmuş; sosyal Darwincilik, insanoğlunun zaman içinde çeşitli evrim düzeylerine ulaştığını ve Avrupalı beyaz ırkın insanın toplumsal evriminin en üst aşamasını temsil ettiğini öne sürmüştür. 

SOYKIRIM: İnsanların dinsel, ırkî ve etnik farklılıklarından dolayı sistemli olark yok edilmesi demektir. 

ÖJENİK: İnsan soyunun genetik yardımıyla geliştirilmesini amaçlayan bilim dalıdır. 

İnsanın istenmeyen niteliklerinin düzeltilmesi için yapılan araştırmalar eski çağlara dayanır. Örneğin, Platon (İÖ 427- İÖ 347), “Politeia”(Devlet) adlı yapıtında, insanların soyun  gelişmesi amacıyla seçilerek çiftleştirildiği bir toplum önermişti. 

Konu hakkında teori üretenler içinde ilk anda akla gelen isimler arasında Ernst HAECKEL, Joseph- Arthur  GOBİNEAU, Houston Stewart CHAMBERLAİN  ve Sir Francis GALTON sayılabilir.

Ernst HAECKEL: (1834-1919) Alman zooloji ve evrim bilginidir…İnsanın kökeni sorununa yeni bir yaklaşım getiren Darwin’in en güçlü savunucularındandı. Haeckel’e göre; embriyon evresinden başlayarak bireyin oluşumu ve gelişmesi, kendi türünün ya da soyunun gelişme tarihini özet olarak, ama çoğu kez eksiksiz bir biçimde yansıtır. Darwin evrimin, birbirini izleyen olumlu değişiklikler arasından doğal seçme yoluyla gerçekleştirildiğini, böylece zaman içinde yeni türlerin ortaya çıktığını öne sürmüştü; oysa Haeckel’e göre bu yalnızca bir başlangıçtı, sonuçları sonradan görülecekti. 

Joseph- Arthur GOBİNEAU: (1816- 1882), Fransız etnolog ve düşünürdür. Ortaya attığı ırksal belirlenimcilik kuramı, Batı Avrupa’da ırkçı kuram ve uygulamaların gelişimini çok büyük ölçüde etkilemiştir. Gobineau’ya göre Âri toplumlar siyah ve sarı soylardan arınmış kaldıkları sürece gelişip serpileceklerdi. Melezleşme yoluyla ırksal arılığını yitiren bir uygarlık canlılığını ve yaratıcılığını yitirdikten başka çürüme ve ahlâksızlığa da gömülecekti. 

GOBİNEAU, “Essai Sur L’inegalite Des Races Humaines”(İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Deneme) adlı yapıtında, beyaz ırkın üstünlüğünü, beyazlar içinde de Âri ırkın en yüksek uygarlık düzeyine eriştiğini, savundu. Gobineau’nun en önemli takipçisi, İngiliz aslılı Stewart Chamberlain idi.

20. Yy.da Houston Stewart Chamberlain gibi Adolf Hitler de Gobineau’dan esinlendiler. Bununla birlikte, Gobineau kendisi ırkçı siyaset programlarından çok, toplumsal yaşamın işleyişinin bilimsel olarak incelenmesiyle ilgilenmişti. 

Houston Stewart CHAMBERLAİN: (1855- 1927,İngiliz asıllı, Alman dostu siyaset felsefecisidir. Avrupa kültüründeki “Âri” unsurun ırksal ve kültürel üstünlüğünü savunarak, Pangermenizmi ve Alman Milliyetçiliğini, özellikle Nasyonal Sosyalizm hareketi etkilemiştir.Chamberlain, Avrupa’nın, yücelik ve yaratıcılığının Batılı Âri halklardan kaynaklandığını, Yahudi etkisinin ise temelde olumsuz olduğunu öne sürdü. Gobineau’nun en büyük takipçisiydi. İngiliz asıllı olmasına rağmen Almanya’da evlendi, Alman vatandaşlığına geçti, Kayzer’in Antropoloğu olarak tanındı, Almanya’da öldü.

Nazi ırkçılığının kaynağını Gobineau ve Chamberlain’in görüşleri oluşturdu. Adolf HİTLER, siyaset felsefesinin bu yönünün “bilimsel” temeli için onlardan yararlandığını belirtti. 

Sir Francis GALTON: (1822- 191) İngiliz kâşif, Antropolog ve Öjeniğin kurucusudur. İnsan zekâsı üzerine yaptığı öncü çalışmalarıyla tanınır. 

Öjenik sözcüğünü (Yunanca eugenes: “soylu, iyi soydan gelen”), seçilmiş çiftlerin evlendirilmesi yoluyla, kalıtsal özellikleri ortalamanın üstünde olan insanların nüfus içindeki oranını artırmaya yönelik bilimsel çabaları belirtmek amacıyla ilk kez GALTON kullandı.

Bilimin pek çok dalına katkıda bulunmasına rağmen, GALTON’un temel ilgi alanı her zaman “Öjenik “ oldu. Yaşamının son bölümünde seçilmiş ana babalar aracılığıyla insan soyunun fiziksel ve zihinsel açıdan geliştirilmesi düşüncesini savundu. 

Darwin’in evrim kavramını ve insanlığın kökenine ilişkin savlarını ilk benimseyenler arasındaydı.Bu kuramın, dönemin ilâhiyat bilgilerini geçersiz kıldığı gibi, plânlı biçimde daha iyi bir insan soyunun geliştirilmesine olanak vereceğine de inanıyordu. 

GALTON, 1869’da yazdığı “Hereditary Geius” (Kalıtsal Deha) adlı yapıtında, dehanın, “ortalamanın çok üstünde ve aynı zamanda da doğuştan gelen bir yetenek” olduğunu öne sürdü. Yapıttaki temel savı, zihinsel ve fiziksel özelliklerinin aynı ölçüde kalıtsal olduğuydu. GALTON’un amacı, soylu bir seçkinler zümresi değil, tümü üstün insanlardan oluşan bir topluluk yaratmaktı. 

GALTON’a göre, âri ırkın ve sosyal-politikada toplumun doğal gelişimine engel olacak aşağı değerdeki kimseler, hiçbir zaman, doğru yaşamın kurallarına uymuyorlardı ve aynı zamanda bu kişiler yukarı değerdeki insanlara göre daha çok çocuk yapıyorlardı. Bu da âri ırktan olan toplumun iktidarını tehdit ediyordu. GALTON’a göre, bu gelişme sonuçta, yüksek değerlerden oluşan toplumun kalitesini bozmakta ve modern medeniyetin de gelişmesini tehdit etmekteydi. 

GALTON, insan ırkının, ıslah ilmi olan Eugenic (Öjenik) kuramının, toplumun kalitesini değerlendirmek ve kollamak açısından bir bilim dalı olarak ele alınmasını ve bu bilim dalının öngördüğü değerli insan (pozitif öjenik), değersiz insan (negatif öjenik) görüşlerinin sosyal politikada toplum birimlerinde uygulanmasının üzerinde durdu. 

GALTON ve Ernst HAECKEL’in teori ve doktrinlerini daha sonraları Alman doktorlar Wilhelm Schallmayer ve Alfred Ploetz bilimsel ve sosyal politika programı çerçevesinde formüle ederek geliştirdiler. 

1800 sonlarındaki Alman ırk antropolojisine ve Amerikan âri ırk kuramcılarına göre, Avrupalı “beyaz ırktan” olan özellikle Kuzey  Avrupa ülkelerinden insanlar, en üst değerdeki insan kategorisine sahiplerdi.Bunun dışındakiler ise, aşağı kategorilerde insanlardı.

1 nci Dünya Savaşı’ndan  2 nci Dünya Savaşı’na kadar olan süre içerisinde, bir çok yerde uluslar arası konferanslar düzenlenerek, âri ırk kavramı etrafında yürütülen çalışmalar (daha sonra ideolojikleşti) sayesinde, âri Irk kavramı uluslar arası bir harekete dönüştü ve bir çok ülkede Âri Irk için dernek ve enstitüler oluşturuldu. Bazı batılı ülkelerde de yasal düzenlemelere gidildi. 

1900’lü yılların başlarında, Orta Avrupa’nın Germen, Kuzey Avrupa’nın İskandinavya toplumlarında, Nordik ırkın Âriliğini korumak ve kollamak amacıyla geliştirilen “Âri Irk- Race Hygiegni” teorisi, ilk önce, 1929- 1938 yıllarında; İsviçre, Danimarka, Finlandiya, İsveç ve Norveç’te kanunlaştırıldı ve uygulamaya konuldu. 

1913 yılında İsveç’te ırk ayrılığı politikası gereği, Sami dilinin İsveç’teki nomadik okullarda konuşulması ve okutulması yasaklandı. İsveç’teki ırk politikasından dolayı, devlet konuyu bilimselleştirmek için Uppsala’da bir “Irk Biyoloji Enstitüsü” kuruldu.Bu ırk politikasına uygun olarak  1928’de ormanlık alanda yaşayan Samilerin bölgedeki geleneksel yaşamlarına uygun hakları ellerinden alındı. 

Âri Irk kuramının tıp ve sosyal politika alanında uygulanması ise, Norveç’te 1934 yılında hızla kanunlaştırıldı ve hayata geçirildi. 1941’de Nazi ideolojisi çerçevesinde, Norveç, “Âri Irk- Race Hygiegni” kanununda tekrar düzenleme yapıldı. 

Sosyal Antropolog &Etnograf Sayın Sefa M. YÜRÜKEL’in Norveç’te göçerler diye bilinen “Taterlar” hakkında tespitlerini hatırlamakta yarar var:

“Âri Irk teorisyenlerine göre, Taterlar’ın çoğalması veya Âri Irk’tan birinin Taterlarla cinsel ilişki kurması, Âri Irk’a sahip Nordik toplum üyelerinin dejenerasyonuna yol açması tehlikesini de beraberinde getiriyordu. Bu yüzden, etnik Taterların, biyolojik olarak çoğalmasının önlenmesi ve bunlara karşı Nordik ırkın sosyal ve kültürel yapısının korunması  gerekiyordu. Norveçli âri ırkçılara göre bu yüzden, Taterların çoğalmalarının önüne geçilmesi için de tek yol Taterların devlet desteğiyle zorla kısırlaştırılmasıydı.

Norveç devleti ve toplumu Âri Irk kavramının uygulanışında sadece kısırlaştırma yöntemini kullanmadı. Aynı zamanda kısırlaştırma yoluyla ehlileştirilemeyen Taterlara karşı, 1930 sonlarından itibaren onları psikolojik hasta olarak görüp,üzerlerinde insulin ve elektroşok yöntemleri uygulamaya başladı.

Bunun dışında, göçerlerden mevcut baskı ve soykırım politikasına hâlâ direnenler varsa, bu sefer beyne dışarıdan müdahale edilmesiyle pasifleştirme yöntemi olan, lobotomi (beyne müdahale) yöntemi uygulanmaya başlandı. Böylece Norveç’te, tıp ve psikoloji bilimine ideolojik ve ırkçı bir yaklaşım getirildi, biyolojik soykırım yapıldı.” 

Almanlar, 1933- 1945 yılları arasında ırkçı Race Hygiegni ideolojisi çerçevesinde yaratmak istedikleri mükemmel Alman ırkçı hedefiyle, âri Alman olmayanları Çingeneler  ve Yahudiler olarak belirlediler ve çeşitli şekillerde eylemlerle onları katlettiler.

1925 yılında Almanya’da yapılan “Çingene Sorunu” adlı bir konferansın ardından çıkarılan bir kanunla, işi olmayan Çingenelerin toplum için tehlike yarattıkları gerekçesiyle çalışma kamplarına gönderilmesine karar verildi. 

1933 yılında, Almanya’da çıkarılan bir kanunla, Alman âri ırkının korunması için, Çingenelerin 12 yaşından başlayarak hızlı bir şekilde zorunlu kısırlaştırılmaları ön görüldü. 

1935 yılında çıkartılan “Nürenberg Alman Kanı’nı ve Irkı’nı Koruma Kanunu” çerçevesinde, Almanya’da âri ırktan olmayanların âri ırktan olan Germenler ve Nordiklerle (İskandinavlar) evlenmeleri yasaklandı.

1936 yılında, Alman bilim adamlarının âri ırk yaratmak için ürettikleri teorilerin ve yaptıkları genetik araştırmaların, siyasi ideolojiye katkılarıyla, Almanya’da mevcut  iktidar, hangi oranda olursa olsun, Çingene  kanı taşıyan herkesi suçlu olarak gördü. Aynı yıl, Alman makamları aşağı ırktan olduklarını söyledikleri Çingeneleri, mahkûm iş gücü olarak çalıştırmak maksadıyla, çeşitli kamplara tehcir etmeye başladı. 

31 Temmuz 1941’de, Nazi liderlerinden Heydrich’in, “Einsatzkommando”larına (özel infaz kuvveti) verdiği bir emirle,tüm Çingenelerin, Yahudilerin ve aklî dengesi yerinde olmayanların öldürülmesine başlanması kararı alındı. 

2/3 Ağustos 1944’te, “Zigeuneracht” (Çingenelerin Gecesi) diye bilinen gecede, tarihin en büyük Çingene katliamı yapıldı ve binlerce Çingene, Almanlar tarafından gaz odalarında ve insan fırınlarında yakıldı. 

Almanya’da üstün ırk yaratmak için icat edilen “Race Hygiengni” ideolojisine ilişkin olarak, Yahudiler de, üstün ırk ve aşağı ırk sınıflandırmasında, aşağı ırk kavramına tabi tutuldular.

Adolf Hitler, 1923- 1924 yıllarında hapishanede yazdığı  “Mein Kampf” (Kavgam) adlı kitabında “Âri ırkı ‘medeniyet yaratan’, Yahudileri de ‘medeniyet yıkan’ bir ırk olarak” tanımlamıştı.Hitler, ayrıca Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgiden Yahudileri sorumlu tutuyor; Yahudileri Âri ırkı ezip iktidarı ele geçirmeye çalışan ‘semitik’ ırktan bir toplum olarak görüyordu.

Almanya’da Naziler’in 1933 yılında iktidara gelmesiyle birlikte, Yahudiler birer soykırım hedefi haline getirildiler. Hitler’in aynı yıl tanımladığı gibi, Yahudiler, Almanlar tarafından aşağı ırktan gelen ve âri Alman ırkının korunması için yok edilmesi gereken bir grup olarak görüldüler. 

1937 yılında, Naziler tarafından Vogelsang Kalesi’nde ve Frankfurt’ta yapılan toplantılardaki tartışmalarda herkesin önemle üzerinde durduğu konu, üstün ırktan oluşan Nazi Devleti’ndeki olumsuz unsurların nasıl radikal bir biçimde toplumdan biyolojik olarak temizleneceği idi. Bu toplantılarda ırkî temizlik için Yahudilerin de yok edilmesi karara bağlanmıştı. 

Hitler’e ve Nazilere göre, (Âri ırktan olmamalarının yanı sıra) Yahudiler hem batıda hem de doğuda dünyayı kontrol ediyorlardı. Yahudilerin Nazi ideallerinin gerçekleşmesi için Hitler’in “Kavgam” adını  verdiği kitabında belirttiği gibi yok edilmeleri gerekiyordu.

1938 yılında, Nazi iktidarı tarafından çıkarılan bir kanunla, Yahudilerin hiçbir şekilde mülk edinemeyeceği, Yahudi doktorların âri ırktan bir Almanı muayene edemeyeceği vb. ırkçı kararlar alındı. 

9 Kasım 1938 tarihinde, “Kristallnacht” adı verilen ve sonradan çok ünlenen bir eylemle, Naziler tüm Almanya’da Yahudilere ait iş yerleri, evleri, mağazaları, okulları, ibadethaneleri yakıp yıktılar.

1939'da 2 nci Dünya Savaşı patlak verdiği sırada Yahudilerartık Alman vatandaşı olmaktan çıkmıştı; devlet okullarına gidemiyor, fiilen hiçbir iş kuramıyor, hiçbir işte çalıştırılmıyorlardı.Hiçbir parka, kitaplığa ya da müzeye sokulmuyorlardı; gettolarda yaşamaları zorunluydu.

1941'e gelindiğinde Yahudilerin telefon ve kamu ulaşım hizmetlerinden herhangi bir biçimde yararlanması yasaklanmıştı; altı yaşından büyük her Yahudinin, üzerinde Yahudi yıldızı bulunan sarı bir kolluk takması zorunlu kılınmıştı.

Yetmedi, Naziler, Yahudilerin büyük çoğunluğunu Auschwitz- Birkenau, Maldanek (Lubnin) gibi toplama kamplarında kurşuna dizerek, asarak, yakarak, gaz odalarında boğarak katlettiler.

Günümüzde bu toplama kampları ziyaretçilere açık bir müze şeklindedir.

*****

Bu Âri Irk- Öjenik konusu sadece Avrupa’da gündeme gelmedi.

1926 yılında kurulan Amerikan Öjenik Derneği, Francis GALTON’un savını destekledi.

ABD’li  Öjenikçiler, küçük gördükleri toplumlardan gelen göçmen sayısını sınırlamayı desteklediler; akıl hastaları, geri zekâlılar ve sara hastalarının kısırlaştırılması gerektiğini  ileri sürdüler. Bu çabaların sonucunda ABD’deki eyaletlerin yarısından çoğunda kısırlaştırma yasaları çıkarıldı.

Öjenikçilerin düşünceleri giderek şiddetli eleştirilere neden oldu.

Gelişmeler sonucunda öjeniğin amacı istenmeyen genetik özelliklerin saptanması ve yok edilmesi olarak yeniden belirlendi.

Ancak, kimi toplumlarda ve kimi toplumlardaki farklı kesimlerde bu tür programlar sıklıkla, doğal süreçlere istenmeyen bir müdahale ya da otoriter rejimlerin yetkiyi kötüye kullanma fırsatı olarak değerlendirilmektedir.

GENEL DEĞERLENDİRME:

19.yy.da ortaya atılan “Âri Irk “ kavramı, Joseph Arthur Gobineau, Houston Stewart Chamberlain ve Francis Galton tarafından hararetle savunuldu. Bu kurama göre Âri Irk, Samilerden, Sarı ve Siyah ırklardan daha üstündü. En katışıksız Âri topluluğu ise Germenlerdi. Antropologlar  tarafından 20.yüzyılın ikinci çeyreğinde çürütülen bu görüşe Adolf Hitler ve Naziler sahip çıktılar.

Nazi Almanyası, Ârı Irk Teorisi’ne, yani Üstün Irk teorisine inandığı için, bir takım uygulamalara kalktı, ülkesinde  yaşamakta olan ve kendi ırkından görmediklerini aşağılayarak dışladı. Irkça katıksız olan Alman kadınlarının mümkün olduğu kadar çok Âri ırktan çocuk yapmaları için teşvik edildi. Konu giderek şiddete dönüştü,, saf Alman ırkından olmadığına inanılan toplumlar ya sürüldü,  ya da bir şekilde katledildi.

Osmanlı  Devleti’nde ise, ırkçılık, üstün ırk, aşağı ırk gibi kavramlar hiç olmamış, hiçbir etnik unsur küçümsenerek dışlanmamıştır.

Birinci Dünya Savaşı içinde, Osmanlı Devleti’nin düşmanlarıyla anlaşma içine giren Ermeni komitecilerin ülke toprakları içinde savaşın olmadığı bölgelere gönderilmesi gündeme gelmiş, ülke menfaatleri ön plâna çekilerek  (tamamı değil, belirlenen) Ermeniler, Suriye’de savaşın olmadığı emin bölgelere tehcir edilmiştir. Savaş bittikten sonra da bu gidenlerden arzu edenler, tekrar geri dönmüştür.Bu geri dönüş sırasında da devlet, dönenlere her türlü yardımı yapmıştır.

Ortada bir soykırım, ya da üstün ırk kavramı olmadığı için pek çok Ermeni vatandaş halen Türkiye  Cumhuriyeti topraklarında huzur içinde yaşamaktadır.

SON SÖZ:

Almanların Güneybatı Afrika’da yaptıkları Herero ve Nama Soykırımı hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadan(Herero Soykırımı için TIKLAYIN) ;  Almanların 2 nci Dünya Savaşı öncesinde neden ve nasıl Çingene Soykırımı yaptığını bilmeden (Çingene Soykırımı için TIKLAYIN) ; Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusundaki Alman subaylarının rolünü incelemeden ( Osmanlı ordusundaki Alman subayların tehcirdeki rolleri için TIKLAYIN); Nazilerin Âri Irk politikasını hiçbir şekilde incelemeden “Hitler, Yahudi Soykırımı’nda Türkler’in Ermeni Tehcirini örnek aldı” diyebilmek  cahillik değilse, art niyet işaretidir.

TEMEL KAYNAK:

Sefa M. YÜRÜKEL, Batı Tarihinde İnsanlık Suçları, Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı Yayını, İstanbul, 2004

(NOT: Yazının ilk yayım tarihi: 7 Haziran 2014)

aakyol

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir