ATATÜRK NEYLE SUÇLANIYOR?

Türkiye Devleti’nin, ülkesiyle ve milletiyle bölünmez  bütünlüğü, iç ve dış bazı odakları rahatsız etmektedir.

Açıkça görüldüğü gibi  demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerine saldırıların hedefinde ATATÜRK vardır.

ATATÜRK, etnik ve dinci ayrılıkçılar ile bunların yandaşlarının hedefidir.

Bugün, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında huzur ve sükûn içinde yaşayan Ermeni vatandaşlarımızı tenzih ediyorum;  onların dışında kalan, önce Osmanlı  daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan  rahatsızlık duyanların, Ermeni Diasporası’nın  ve bunların yandaşlarının hedefinde, her zaman ATATÜRK olmuştur ve halen ATATÜRK hedef olmaya devam etmektedir.

Ne var ki, ATATÜRK hakkında ileri sürülen suçlamalar ve iftiralar ne ilimle, ne mantıkla ve ne de akıl ve vicdan ölçüleriyle hiç bağdaşmamaktadır.

İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesi’nin 1922 yılında İstanbul’da yayınladığı “Les Atrocites Kemalistes” (Kemalist Mezalim) isimli kitaptaki (gerçeklere gözünü kapatarak yazılan) satırlara bir göz atalım:

“…Milliyetçilerin hükümeti ele geçirmelerinden beri, 1915- 1916 yıllarında Ermenilerin katliamında önemli bir yeri olan bölge siyasetçileri de yavaş yavaş iktidara geldiler. Geçen yıldan beri Ma’mûratü’l- Aziz vilayetinin idaresi, Anadolu’nun her vilayetinde teşekkül edip merkezi Ankara olan Milli Müdafaa Grubu’nun eline geçti. Mustafa Kemal Paşa da onun Reisi’dir…”

 “ Hiç şüphe yok ki, teb’adan olan veya Ankara Hükümeti’nin faaliyet sahasında bütün Hıristiyanların öldürülmesini hedef alan müthiş olayların Kemalist  Türkiye’de halen sürdürülmesi, Türkiye’yi gerçekten Türkleştirme programının bir parçasını teşkil etmektedir. Ankara’da iktidarda bulunanlar, bütün Hıristiyanları yok ederek Hıristiyanlık problemini ortadan kaldırmayı kararlaştırdılar. Ne tahmin yürütüyor, ne de dedikodulardan bahsediyorum; serdettiğim  deliller  kesindir.”  (Süslü, s.153)

Kurtuluş Savaşı’nın en zor ve buhranlı günleriydi.

Ayakta kalma mücadelesinin verildiği o zor günlerde, gayrimüslimlerle ilgili bir karar alındığını söyleyebilmek mümkün değildir. Bu mesnetsiz iddiaların propaganda ve Lozan Barış Antlaşması’ nı etkilemek amacıyla ortaya atıldığı açıktır.

Ayrılıkçı Ermenilerin ve Ermeni Diasporası’nın  buldukları/yarattıkları bir başka itham da,  ATATÜRK’ün yargılandığı Divan-ı Harp Mahkemesi’nde, İttihat ve Terakki mensuplarının, Ermenilere karşı soykırım yapmakla suçlanmasıdır.

Bu konudaki ilk hata veya kasıtlı yapılmış bilinçli davranış, Fransız yazar Paul du Veou’nun “Le Desastre d’Alexandrette 1934- 1938” adıyla yayınladığı kitabının içinde bir dipnota koyduğu ifadeden kaynaklanmaktadır.

“Mustafa Kemal’in 27 Ocak 1920’de İstanbul’daki Divan-ı Harp’e şahitlikte bulunduğu üzere unutulmayacak ve tasvip edilmeyecek cinayetlerle şahsi  menfaatlerini tatmin etmek için memleketi içinde bulunduğu duruma iten Paşalar, hâlâ karışıklıklar çıkarmaktadır. Her türlü baskıyla birlikte sürgünler, katliamlar yaptılar; emzikli çocukların üzerine petrol dökerek yaktılar; ailelerinin önünde kadınların ve genç kızların ırzına geçtiler; genç kızları anne ve babalarından ayırdılar. Menkul ve gayrı menkullerine el koydular ve her türlü vahşeti işleyerek  onları perişan bir halde Musul’a kadar sürdüler. Kayıklara bindirdikleri binlerce masumu denize attılar. Osmanlı Hükümeti’ne sadık gayr-i Müslimlerin dinlerini bırakıp İslâmiyet’i kabul etmelerini bildirerek onları din değiştirmeye zorladılar. Yaşlıları aç- susuz aylarca yürüttüler.“ ( Du Veou. s. 122)

Paul du Veou,  çok büyük bir olasılıkla, bu dipnotu,  işgal yıllarında İstanbul’da İtilâf Devletleri’nin gözetiminde Ermenler tarafından Fransızca çıkartılan “Le Bosphore” ile “La Renaissance” gazetelerinde “Declaration   de Mustafa Kemal” adıyla yayınlanmış olan gerçek dışı haberlerden etkilenerek  ve bu haberlerin doğruluğunu tahkik etmeden, yazmıştır. (Süslü, s. 155)

Mustafa Kemal Paşa’nın 27 Ocak 1920’de, İstanbul’da Divan-ı Harp’te yargılanması konusu doğru değildir. Mustafa Kemal Paşa, o tarihte Ankara’daydı ve İstanbul’a giderek daha önce kendisi hakkında idam kararı veren Divan-ı Harp’te böyle bir ifade vermesi mümkün değildi.

İstanbul’da, Osmanlı Hükümeti tarafından bu tarihte bir Divan-ı Harp de kurulmamıştır.

Bu doğruluğu tahkik edilmeden yazılmış dip not, gerçekmiş gibi algılanmış ve Ermeni Papazı Jean Naslian, 1951 yılında Vienne (Viyana) da yazdığı  “Les Memoires de Mgr. Naslian” isimli kitabında, “ Hiçbir zaman ellerini kana bulamamakla iftihar eden Mustafa Kemal, suçu birkaç kişiye yükleyerek 28 Ocak’ta Divan-ı Harp’te aşağıdaki itirafta bulunmuştur “ şeklinde kullanılmıştır. (Naslian, s. 43)

Ermeni yazar Guerguerian’ın, gerçeği öğrenip kendisini uyarmasına, Mustafa Kemal Paşa’ya ait ifadenin yanlış olduğunu belirtip kitaptan çıkartılması gerektiğini bildirmesine  rağmen, Ermeni Papaz Naslian, yazdığı kitabında bu düzeltmeyi yapmamıştır. (Süslü, s. 155)

Son zamanlarda ilmi olmaktan çok propagandaya yönelik olarak çıkan kitaplardan ikisinin yazarı  Kevork K. Bahhdjian da, tekrarlanan hatalara yenilerini de ekleyerek  ATATÜRK’ü suçlamaktan kendini alamamıştır.

Ne var ki, Ermeni yazar Guerguerian’dan sonra yine bir Ermeni yazar olan James Tashjian da, yazdığı makalesinde “Nemrut Mustafa” ile Mustafa Kemal ATATÜRK’ün  karıştırıldığını ve bu hatada ısrar edildiğini belirtmiştir. (Tashjian, s. 230)

New York’ta oturan Amerikalı bir Papaz da, 1967’de Beyrut’ta yayınlanmış olan Massis haftalığında, bu yanlışlığı düzeltici bir makale yayınlamıştır. (Süslü, s. 156)

ATATÜRK’e yapılan bu ithamların sahtelikleri Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV tarafından “Une Declaration Faussement Attribuee a Atatürk” (Ankara, 1984) adıyla Fransızca, Almanca,, Arapça ve İtalyanca olarak yayınlanan kitaplarda ortaya konulmuştur. (Süslü, s. 155)

Ancak, Ermeniler’in ATATÜRK aleyhine ürettikleri suçlamalar bir türlü bitmemektedir.

Ermeni Diasporası, ATATÜRK’ün 1926 yılında Los Angeles Examiner gazetesine bir demeç verdiğini ileri sürmekte ve bu demeci değişik yerlerde kullanmaktadır.

Bu sözüm ona demeç, ABD Kongresi’ne de taşınmış ve orada bir Ermeni propagandası olarak kullanılmıştır. Örneğin, T.M.Ü. Lehman, 1985 yılında ABD Temsilciler Meclisi’ndeki konuşmasında, ATATÜRK’ün “Ermeni Soykırımı”nı kabul ettiğini ve Türkler tarafından bunun kabul edilmesi gerektiğini, söylediğini belirtmiştir.

Senatör Levin de, 1994 yılında ABD Senatosu’nda benzer bir konuşma yapmıştır. (Kantarcı, s. 102)

Oysa, ATATÜRK’ün demeç verdiği ileri sürülen İsveçli gazeteci Hilderband’ın Türkiye’ye geldiğine dair bir kayıt olmadığı gibi, ATATÜRK’ün tüm söylev ve demeçleri kayıt altında olmasına rağmen böyle bir demecine rastlanmamıştır.

Esasen Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV, Anathor Falsification “Statement” (1926) Wrongly Atributed to M. Kemal Atatürk adlı eserinde, adı geçen röportajın tamamen düzmece olduğunu hiç kuşkuya yer vermeyecek şekilde kanıtlamıştır.

Dünyanın her yerinde Ermenilerin soykırım iddialarının tamamen yalanlarla dolu olduğunu anlatan Sayın ATAÖV, zaman zaman son derece ilginç olaylarla da karşılaşmaktadır.

Örneğin, Sayın ATAÖV, 2005 yılında, Ermeni sorunu ile ilgili bilimsel bir konferans için ABD’nin Los Angeles California Üniversitesi’ne gittiğinde, konferansın tanıtımı  için duvara asılmış bir resim dikkatini çeker.

Afişteki resimde ATATÜRK vardır, bir  iskemleye oturmuştur ve önünde de bağırsakları dışarı çıkmış bir Ermeni çocuğu olduğu kanaati uyandırtan bir çocuk cesedi bulunmaktadır. Resmin üzerindeki yazı son derece çarpıcıdır:

“İnkârın yüzü yalan söylemez.”

Bu sahtekârlık karşısında şaşıran Sayın ATAÖV, Türkiye’ye dönüşünde arşivleri tarayarak resmin orijinal halini bulur.

ka_sahteresim

Asıl resimde, sandalyede oturan ATATÜRK’ün önünde bir köpek yavrusu vardır. Ermeni fotoğraf kurgucularının, köpek yavrusu yerine bağırsakları dışarı çıkmış bir çocuk cesedi monte ettikleri anlaşılmıştır. (Hürriyet, 1.7.2005)

Yine Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV’ün meydana çıkardığı bir başka resim sahtekârlığı  da şöyledir.

Ermeniler, cumhuriyetimizin ilk yıllarında  ''kurukafalardan oluşan piramit tablosu''na sıkı sıkıya sarılmışlardı. Bu tablo, pek çok kitapta yer aldı. Kartpostal haline getirilip, dünyanın dört bir yanına yayıldı. Piramit haline gelmiş büyük bir yığın kurukafanın üzerinde kargaların uçtuğu bu tablonun altında aynen şöyle yazıyordu:

''Türklerin, 1915'te öldürdükleri Ermenilerin kurukafalarından oluşan piramitler!''

Bütün dünya buna inandı.

 

ka_sahteresim02

ka_sahteresim03

Oysa Sayın ATAÖV’ün tespitine göre,  bu  fotoğraf değil, yağlıboya tablodur. Ünlü Rus ressam Vassili Vereşçagin’ in 1871’de yaptığı bu tablonun orijinali, Moskova’ daki Tretyakov Müzesi’ nde sergilenmektedir; konunun Ermenilerle bir ilgisi yoktur. (Hürriyet, 1.7.2005)

Tekrar ATATÜRK’e atılan iftiralara gelirsek…

Bir başka iddia da, ATATÜRK’ ün 24 Nisan 1920’ de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ nde yaptığı konuşmada, İttihat ve Terakki  yandaşlarının gerçekleştirdiği Ermeni soykırımını kınadığını, belirtmesidir. (Yeni Bin Yıl, 8 Ekim 2000)

Mustafa Kemal Paşa, TBMM’nin açılışının ertesi günü, 24 Nisan 1920’de TBMM’de uzun konuşmalar yapmıştır. Bir kısmı açık bir kısmı gizli oturumda yaptığı konuşmaların tamamı incelendiğinde Mustafa Kemal Paşa’ nın sözü edilen cümlelerle karşılaşılmamakta; aksine, İttihat ve Terakki düşmanlığı yapılmasını doğru görmediğini belirten ifadesine rastlanmaktadır. (TBMM Zabıt Ceridesi, C.1, s. 20)

2002 yılında Avrupa Parlamentosu’ nda, İsveçli Parlamenter Per Gahrton tarafından Kafkasya ile ilgili bir rapora iliştirilen  bir konuşma metni vardır. Sözüm ona, Mustafa Kemal Paşa, 10 Nisan 1920’ de TBMM’ de yaptığı bir konuşmada, Türklerin Ermeni Soykırımı’ nı kabul etmesini istemiştir.

Ancak, bu iddianın basında yer alması üzerine, TBMM derhal toplanarak konuyu incelemiş ve TBMM’de 10 Nisan 1920 günü bir toplantı yapılmadığı, dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa’nın da o gün bir konuşma yapmadığı  belirlenmiştir. (Terzioğlu, s.9)

İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne “Ermeni kâtliamının durdurulması” yönünde verdiği ültimatom üzerine, ATATÜRK, NUTUK’ta, gereken cevap vermiş ve tavrını da belirlemiştir:

“ Efendiler, İstanbul'dan gönderilen 19 Şubat 1920 tarihli yazıda, «İngiliz Dışişleri Bakanlığı' ndan İstanbul'daki siyasî temsilciliğine gelen ve siyasî temsilcilik tarafından da resmen hükûmete yapılan sözlü tebligatta, padişahlık başkentinin Osmanlı Devleti' nde bırakıldığı bildirilmiş; fakat bununla birlikte, Ermeni katliamının durdurulması ve Yunanlılarla bütün İtilâf Devletleri'nin kuvvetlerine karşı olan tutumumuzun değiştirilmesi istenmiş; aksi takdirde, barış şartlarının değiştirilmesinin muhtemel bulunduğu da ayrıca ifade edilmiştir» denilmekte ve bazı hususlar, özellikle «şikâyete yol açacak en küçük olaylara bile meydan bırakılmaması» tavsiye edilmekteydi.

Efendiler, yapılmış olan teklifin ne derece yersiz olduğu hususunda bir fikir verebilmek için, biz de o günlerle ilgili bazı durumları hatırlayalım. Şüphe edilmemek gerekirdi ki, Ermeni katliamı konusundaki sözler, gerçeğe uygun değildi.

Aksine, güney bölgelerinde, yabancı kuvvetler tarafından silâhlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cür'et alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmakta idiler.

İntikam düşüncesiyle her tarafta insafsız bir şekilde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekte idiler. Maraş'taki feci olay bu yüzden çıkmıştı. Yabancı kuvvetleri ile birleşen Ermeniler, top ve makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman şehrini yerle bir etmişlerdi. Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi.

Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdi. Müslümanlar yalnız namuslarını ve canlarını korumak için karşı koymuş ve kendilerini savunmuşlardı. Yirmi gün süren Maraş katliamında, Müslümanlarla birlikte şehirde kalan Amerikalıların, bu olay hakkında İstanbul'daki temsilcilerine çektikleri telgraf, bu faciayı yaratanları, yalanlanamayacak bir şekilde ortaya koymakta idi.

Adana ili içindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silâhlandırılmış olan Ermenilerin süngülerinin baskısı altında her dakika öldürülmek tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorlardı.

Canlarının ve bağımsızlıklarının korunmasından başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu zulüm ve yok etme politikası, medenî insanlığın dikkatini çekecek ve onları insafa getirecek nitelikte iken, aksinin yapıldığını iddia ederek ondan vazgeçilmesini isteme gibi bir teklif nasıl ciddî olarak kabul edilebilirdi?” (NUTUK, s. 265)

ATATÜRK’ün, 26 Şubat 1921 günü, Amerikalı gazeteci Clanence K. Streit’in sorusu üzerine, o dönemde yaşananları anlatırken kullandığı ifade çok çarpıcıdır.

“Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi, şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı. İngilizlerin sulh zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda’ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya efkarı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz. Brest Litovks Muahedesi’ nin akdini müteakip Rusların şark vilayetlerimizi tahliyeye başladıkları sırada Ermeni çetelerinin yapmış oldukları katliam ve tahribat kafi derecede herkesin malumudur. Milletimizin zalim olduğu iddiası baştan başa yalandır. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve adetlerine riayet etmemiştir.” (Hürriyet, 9 Mayıs 2005)

SON SÖZ:

Ermeni Diasporası ve yandaşlarının ATATÜRK’e yönelik pek çok iddiaları bulunmaktadır. Ne var ki, bunların tamamı İLMİLİKTEN VE GERÇEKLİKTEN UZAK, tutarsız, çoğu sahte ve propaganda amaçlı üretilen hayal mahsulüdür.

KAYNAKLAR:

ATATÜRK, NUTUK, Kar Yayınları, İstanbul, 2005.

Arslan Terzioğlu, Atatürk ve Ermeni Sorunu, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Ağustos 2005, Sayı: 224.

Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Yayını No: 5, Van, 1990.

James H. Tashjian, “On Statement Condemning the Armenian Genocide of 1915- 18”, Boston, Mass, 1982

Jean Naslian, Les Memoires de Mgr. Naslian, Vienne, 1951.

Paul du Veou, Le Desastre d’Alexandrette, 1934- 1938, Paris, 1938.

Şenol Kantarcı, “Atatürk’e Atfedilen Ermeni İddiaları”, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim, Nisan 2004, Sayı: 38

 

MERAKLISINA NOT ):

Arnold Toynbee’nin, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Savaş Bakanlığı’ na bağlı Propaganda Bürosu’ nda çalışırken yazdığı “Mavi Kitap” ı okudum.

Aram Andonian’ın yazdığı “Documents Officiels Concernant Les Massacres Armeniens” kitabı hakkında yeterli bilgiye sahibim.

Ermeni Diasporası’ nın güdümünde ve isteği doğrultusunda yazanları ve kitaplarını da biliyorum.

Ben, Ermeni Tehciri ya da Sorunu ile ilgili yaptığım araştırma ve incelemelerde, yukarıda sözünü ettiğim kitap ve kaynaklardan yararlanmayı DÜŞÜNMEDİM- DÜŞÜNMÜYORUM.

İsteyen inceler ve oturur yazar; bu da beni zerrece ilgilendirmiyor !.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir