HALLAC- I MANSUR

Hallac: Görüşleri ve yaşamıyla tartışmalı değerlendirmelere konu olan ünlü mutasavvıftır.

Kişiliğiyle pek çok Müslüman’ın deneyimlerini, ülkü ve özlemlerini dile getirdiği için kimilerinde hayranlık, kimilerinde öfke uyandıran yaşamı ve ölümü İslâm tarihinin en çok sözü edilen öykülerinden biridir.

Baba mesleğinden dolayı, Hallac “pamuk atıcı” adıyla tanınır.

“En’l- Hak” (Ben Hakk’ım) dediği için idam edilmiştir.

“Ben Hakk’ım” sözünün hakiki anlamı, “Ben yokum, Hak Teala vardır” demektir.

Tasavvufta çok ince bir bilgi ve hal olan Vahdet-i vücut mertebesinde söylenmiştir.

Hallac-ı Mansur’un tam adı: Ebu’l- Mugis El- Hüseyin bin Mansur El- Hallac’dır.

hmansur1

858 yılında, İran’da, günümüz Güney Horasan Eyaleti’ne bağlı Nehbendan Şehristanı’nın Meyghan Kırsalı’ndaki “Tûr” köyünde doğmuştu.

İnanışa göre büyükbabası Zerdüşt dinine bağlıydı, babası sonradan Müslüman olmuştu.

Hallac, İran’daki mezhep çatışmaları nedeniyle, genç yaşta Tur’dan ayrılarak, Arap kültürünün önemli merkezlerinden biri olan Vasıt’a, ardından da Tuster’e gitti.

Genç yaşta tasavvufa yöneldi.

Döneminin tanınmış mutasavvıflarından el aldı, Basra’ya, Bağdat’a, Hindistan ve Türkistan’a gitti.

Ünlü mutasavvıf Ebu Yakub el-Akta’nın kızıyla evlendi.

Bir süre Cüneyd-i Bağdadî ‘nin yanında bulundu.

Ama coşkun kişiliği nedeniyle aralarında çıkan anlaşmazlıktan dolayı kısa sürede Cüneyd’den de ayrıldı.

896’daki ilk haccından sonra Tuster’e gitti.Burada dört yıl boyunca katı bir çile yaşamı sürdürdü.

Halkı yazıları ve konuşmalarıyla Tanrı aşkına çağırmaya başladı, çevresinde çok sayıda mürid toplandı.

Bu dönemde hadis ve fıkıh bilginleriyle ilişkileri giderek bozuldu.

905’teki ikinci haccından sonra, denize açılarak İslâmı yaymak amacıyla Hindistan ve Türkistan’a gitti, Çin sınırına kadar dolaştı.

Daha sonra üçüncü kez hacca giden Hallac, Hicaz’da geçirdiği iki yılı ardından 908’de Bağdat’a döndü ve buraya yerleşti.

Hallac’ın görüşleri ve etkinlikleri gerek devlet yöneticileri, gerek din yetkilileri tarafından kuşkuyla karşılanıyordu.

Kaldı ki, yeni biçimlenen tasavvuf öğretileri ve uygulamaları İslâm’ın fıkıh ve kelâm sistemiyle henüz yeterince bütünleştirilebilmiş değildi.

Onun İslâmı yaymayı amaçlayan yolculukları, şiddet eylemleriyle Abbasi yönetimini tehdit eden Karmatilerin yıkıcı etkinlikleriyle de ilişkilendiriliyordu; ayrıca Mezopotamya’nın güneyinde patlak veren Zenci ayaklanmasıyla bağlantı kurduğu öne sürülüyordu.

Hallac, 911’de Sus’ta yakalanarak hapsedildi.

İlk yargılanmasında Şafii Kadısı, daha sonra da Maliki Kadısı onun öldürülmesine karşı çıktılar ve aleyhinde istenen  fetvayı vermediler.

Büyük mutasavvıfın öldürülmeksizin tutuklu kalması ününün daha da yaygınlaşmasına yol açtı.

Sonunda Vezir Hamid, Ebu Ömer’den Hallac’ın öldürülmesi  yönünde bir fetva elde etmeyi başardı.

Hallac, 26 Mart 922′de vahşice öldürüldü.

hmansur2

Hallac-ı Mansur’un temsili katledilişi

Önce kırbaçlandı, ardından kolları ve bacakları kesildi, asılarak halka teşhir edildi. Başı kesildikten sonra yakılarak külleri nehre savruldu.

Sûfîler, kendilerini ve getirdikleri tasavvufî yorumları tenkit edenleri asla hor görmez ve onlara en küçük bir kin duymazlar.

Çünkü onlara göre, Kur’an’ın tasavvufî değerlere göre manalandırılması bir mertebe ve eriş işidir. Her insan bunu başaramaz. Tasavvuf tarihinin en önemli şehitlerinden olan Hallâc’ın, kendisini en ağır işkencelerle öldürenlere, idam yerinde şöyle dua ettiği söylenir:

“Allah’ım!..Güzelliğinin açılan sırlarını başkalarından gizleyerek, onlara vâkıf olma imkânını bana vermek ve kınayanlardan beni esirgemiş olmakla bahşettiğin nimetine teşekkür etmeyi bana nasip et. Şu topluluk senin kullarındır. Dinlerine olan bağlılıkları yüzünden ve senin rızanı kazanmak ümidiyle, beni öldürmek üzere toplanmışlar. Onları affet!..İyi biliyorum ki, bana açtığın sırları onlara açsan, yahut onlardan gizlediğin şeyleri benden de gizleseydin, bu hal başıma gelmezdi. Yaptığın şeyler için sana hamd, dilediğin şeyler için de yine sana hamd olsun Allah’ım!..”

Anlaşılıyor ki, başlangıçtan beri insanlığa ışık tutanlar, en önde giderek insanı hep ileri çeken büyük mustariplerdir. Önde giden yalnız gider. Önde gidenin çilesi ve sorumluluğu büyüktür.

Sûfî düşünce, kendi yolunun büyüklerini peygamber varisi sayar. Peygamber varisi olanların, en büyük ıstıraptan pay almaları kaçınılmazdır. Onlar, ıstırabın araladığı kabuğun altındaki ölümsüz zevki fark etmişlerdir. Bu yüzdendir ki onlar Hallâc’ın dediği gibi hep şöyle yalvarırlar:

“Rabbim!..Halk seni verdiğin nimetler için sever. Bense seni verdiğin ıstıraplar için seviyorum. “

Mevlâna da, aynen Hallâc gibi, ıstırabı göz yaşı getirdiği için tasdik etmiştir:

“Akar suyun bulunduğu yerde yeşillik, göz yaşının bulunduğu yerde rahmet zuhur eder.”

Mevlâna’nın, kendisinin üstadı olarak övdüğü Feridüddin Muhammed b. Ebû Bekr el- Attâr’ı “Hallâc’ın ruhunu taşıyan kişi” olarak tanımlaması boşuna değildir.

Hallac’ın öğretisi başlıca üç esasa dayanır:

Tanrı ruhunun insana girmesi “Hulül”, hakikat-ı Muhammedi’nin “nur-ı Muhammedi” öncesizliği ve dinlerin birliği…

Hallac’a göre insan, özü bakımından tanrısal bir varlıktır. Tanrı insanı kendi biçiminde yaratmış ve melekleri ona secde ettirmiştir.

Bu sebeple benliğini Tanrı’ya kullukla eğiten, tutkulardan arındıran, kalbini iyi işlere veren ve zevklerden kaçınan insan Tanrı dostluğuna erer. Daha sonra beşeri doğasından kurtulur.

Hazreti Muhammed’in birbirinden ayrı iki biçimi (suret) vardır. Birincisi bütün varlıklardan önce var olan öncesiz (kadim) bir nurdur ve bu nur bütün bilgilerin kaynağıdır.

İkincisi, peygamber olarak dünyaya gelen, belli bir yer ve zamanda ortaya çıkan geçici biçimdir.Hz. Muhammed peygamberlik görevi süresince bütün bilgilerini ve ahlâkındaki olgunluğu öncesiz nurdan almıştır. Yalnız o değil, bütün peygamberler bilgi ve ışıklarını o nurdan almışlardır.

Hallac’a göre bütün dinler aynı gerçeği dile getirir.

Değişik  adlarla anılsa bile bütün dinler bir ağacın dalları gibi temelde birleşir; amaçları aynıdır ve tümü Tanrı’ya aittir.

Bu yüzden hiçbir dinin temelsiz olduğu söylenemeyeceği gibi, bir kimsenin dininin yanlış olduğu da öne sürülemez.

Çeşitli kaynaklarda Hallac’a dayandırılan 50’ye yakın yapıttan söz edilirse de bunlar günümüze ulaşamamıştır.

Hallac-ı Mansur ile ilgili en geniş ve değerli çalışma, hemen tüm hayatını Hallac’ı araştırmaya adamış Fransız  Katolik araştırmacı Louis Massignon  tarafından yapılmıştır. Massignon’a göre, Hallac’tan günümüze ulaşan metinler altı mektup, 350 kadar özdeyiş, konuşmalarına ilişkin 74 özet, 80 şiir, 27 rivayet ile 11 bölümlük “Kitabü’l- Tevasin” den oluşmaktadır. 

Tüm çalışmalarını, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak Hallac’ı araştırmaya adamış olan Massignon’un özellikle “Passion d’al-e Hallaj” Hallac’ın Çilesi)  isimli dev eseri çok önemli bir kaynaktır.

Bizde Hallac’la ilgili önemli bir çalışma da Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e aittir.

“Hallac-ı Mansur ve Eseri” ismini taşıyan kitap, konuyla ilgilenenler için vazgeçilmez bir başvuru kitabıdır.

Bu kitap, yaşadığımız günlerin sergilediği tablolar dikkate alındığında, özellikle ülkemiz açısından “çok hayati bazı mesajlar”ın altını çizmekte ve insanımıza ışık tutacak perspektifler sunmaktadır.

Sayın Yaşar Nuri Öztürk’ün, Hallac-ı Mansur  hakkındaki şu tespitleri ilgi çekicidir:

“Hallac, zulüm, baskı, soygun ve sömürü düzeninin kutsal kavramlarıyla kamufle ederek kitleyi susturmuş bir saltanatın uşağı haline gelmiş sözde (din adamları) tarafından verilen bir (sözde fetva) ile katledildi.

Oysaki, adı kullanılan dinin en samimi bağlılarından ve en büyük ilim ve irfan devletlerinden biri, o katledilen Hallac idi. Bundan şu sonuç çıkabilir:

ALLAH’IN İRADESİ DIŞINA ÇEKİLİP SİYASET VE SALTANAT ARACI YAPILMIŞ BİR DİN, İNSANLIĞIN EN GÖZDE DEĞERLERİNİ BİLE EZİP YOK EDEN BİR ZULÜM VE TAHRİP KURUMUNA DÖNÜŞTÜRMEKTEDİR.

Hallac’ın katli, karanlığa  savaş açmış bir düşünce adamının siyasetlerine din kisvesi giydirmiş bir güruh tarafından  yok edilmesi değildir.

Hallac’ın öldürülme şekli bile eşi az bulunur bir mesajlar tablosudur.

Hallac, karanlığın çocukları tarafından sadece öldürülmedi, onun sevgi ve hizmetle zaten erimiş vücudunda, binlerce öfke, sadizm, kin, dehşet ve nefret tatmin edildi. Hallac, 9 yıl hapis hayatından sonra, önce kırbaçlandı. Ardından kolları ve bacakları kesildi. Asılarak halka teşhir edildi. Başı kesildikten sonra yakılarak külleri savruldu.

Hallac’ın temsil ettiği, SEVGİ VE İNSAN MERKEZLİ DİN YAKALANMADIKÇA KURAN’IN MESAJINI YENİ KUŞAKLARA SEVDİRMEK ÇOK ZOR OLACAKTIR.”

Açıkça görülüyor ki, kaderimizi etkileyecek kaçınılmaz bazı mesajlar, Hallac’ın hayatı ve mücadelesi tanınmadıkça kavranamayacaktır.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir