|
İran'a şeriat, "demokrasi" ve "özgürlük" diye diye geldi.
Bahman Nirumand, İranlı bir gazeteci… Bakın, “İran’da Çiçekler Soluyor” isimli kitabının tanıtımında neler diyor: "Evet Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanamayacak, işkence yapılmayacak, hapishaneler kapatılacak, kadınlara eşit haklar tanınacak, giyim serbest olacak, dedi. Biz solcular ise ılımlılardan daha da büyük yanlışlar yaptık. Biz dedik ki, bir yandan gelenekselliği simgeleyen, diğer yandan da böyle güzel şeyler vaat eden bu karizmatik önder olmadan Şahı deviremeyiz. İkincisi, mollaların devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk. Üçüncüsü de, gerçekten pek çok solcu, başta Humeyni olmak üzere, çoğu mollaların radikal tutumlarını beğeniyordu... Biz solcular, İslamı yeni bir güç olarak görmekten yoksunduk. İran üzerine analizlerimizin, Şili veya Vietnam üzerine yapılan analizlerden farkı yoktu. Ayrıca demokrasi anlayışımızda yetersizdi. Giysileri yüzünden sokaklarda kadınlara sataşmalar başlayınca, "yançelişkiler" diye ciddiye almadık bunları. Biz, ana çelişkiyi, yani emperyalizmle savaşı, ön planda tutuyorduk. Demokrasi olmadan emperyalizmle savaşılamayacağını anlayamamıştık. Kadın hakları, sendikal haklar için verilen kavga, emperyalizme savaşın ta kendisidir..." Günümüzde, toplumun laik olarak tanımlanan kesiminde, gözle görülür bir tedirginlik var. AKP’nin görüşlerinin ağır basacağı ve liderinin onayı alınmış bir Anayasa taslağının, kabul edilmesi durumunda Türkiye’nin nereye gideceği kuşkusu yaşanıyor.
“Türkiye, acaba İran olur mu?” diye düşünenlerin sayısı da az değil. En iyisi, İran’da olayları yaşamış Bahaman Nirumand’ın anlattıklarına kulak vermek ve değerlendirmeyi ona göre yapmak. ***
MERHABA. Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım. Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.
Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim. Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı. Şah’ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk. Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk. ÜZERİNDE DURMADIK
Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk. Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu. Pek üzerinde durmadık bu olayın, "Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük. Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk. Haberi ciddiye almadık; "Üç beş sapsızın işi" dedik. Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "Ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk. Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı. "Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı. Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı! Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu. Biz ise hâlâ büyük lâflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak" "Eylem Birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk. GEÇİŞ SANCILARI SANDIK
Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlâksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu. Şiraz’da "İslâm Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu. Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu. Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!.. Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama arkası hep geliyordu. Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu. Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı. Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı. Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu. Hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık. REFERANDUM OYUNU
Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti. Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi. Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı. Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslâm Cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?" Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten? Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "İslâm’a evet mi, hayır mı diyorsunuz?" Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslâm Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?" Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler. Sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi. Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu. HALKI ANLAYAMADIK
Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar. Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesi’ni kapattırdılar. Sıra sonra "Keyhan" Gazetesi’ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar. Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu. Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik. Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı. Örtünmek moda oldu! Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı. Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslâmcılar da zamanla mollaların hedefi oldu. Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi. Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı. Kaçanlardan biri de bendim. Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır. *** Tekrarlayalım, bunları anlatan İran'da olayların içinde yaşayan yazar Bahman Nirumand...
Ve bu anlatımın yer aldığı kitap, Türkiye'de 1988'de çıktı. Nedense kimsenin ilgisini yeteri kadar çekmedi. Çevremizde olanlardan ders almadık. Konuya ilgi duyanlara, aşağıdaki kitapları da okumalarını öneririm:
* İpek Çalışlar, "İran:Bir Erkek Diktatörlüğü", * Yurdanur A. Çetirde, "Namludaki Karanfilden Şeriata- İran", * Olivier Roy, "İran: Bir Devrimin Tükenişi", * Serpil Üşür, "İran Devrimi- Din, Antiemperyalizm ve Sol", * Fariba Adelkhah, "İran'da Modern Olmak". *** Günümüzde, ülkemize tatile gelen İranlılar'ın, Türkiye'yi nasıl beğeniyle doya doya yaşadıklarına bizzat tanığım.
Benim rastladığım İranlılar içinde, kendi ülkelerini çok sevmelerine rağmen, yaşadıklarından mutlu olanların sayısı, parmakla gösterilecek kadar az. Kimi de, ülkelerindeki düzenden çok memnun olduklarını söylemelerine rağmen, tatillerini özgürce geçirmek için, koşa koşa Türkiye'ye geliyor. Gözümüzün önünde yaşananları, görmek ve anlamak zorundayız. Olaylar, adım adım ilerliyor. Isparta'da, bir din dersi öğretmeni, çocuklara Said-i Nursi'nin sözlerini içeren notlar dağıtmış. Aynı okulun müdürü de, daha önce okulun internet sitesinde Said-i Nursî propagandası yapmıştı. Prof. Feyza Bilgin'in, 1988'de, İlâhiyat Fakültesi'nde yöneticiyken türban yasağının kalkması sonunda ortaya çıkan değişiklikleri anlattığı konuşmasında çok önemli bir gözlem vardı: "Kızlar şikâyetçi olmadılar,'biz kendi rızamızla örtüyoruz' dediler. Zaten şikâyet de olmaz. Ağabeyler, ablalar vardır" diyordu. Bugün Türkiye'de benzer şekilde "ağabey ve ablalar" ın bazı üniversite yurtlarında ve bazı meslek okullarında faaliyet gösterdiği biliniyor. AKP Kütahya Milletvekili Hüseyin Tuğcu'nun "devletten iş isteyen müteahhidin eşi başını örtmeli" sözleri ise yeni ortaya çıkan bir baskıyı değil, açığa çıkan baskıyı gösteriyor. Bunlar, bazı çevrelerde, demokrasinin nasıl algılandığını gösteren çok önemli ip uçları... Şimdilerde, artık örtünmek moda... Bazı popüler bayan sanatçılarımız, (her ne hikmetse) örtünmenin faziletinden söz ediyorlar. Korkarım, türban yasağı kalktığında, Türkiye'de laik rejim gerileme sürecine girecek. Bu ise, kanaatimce, Türkiye'de demokrasinin ipini çekmek anlamına geliyor. Din temelli çözümlere programlanmış düşünce sistemi, çağdaşlıkla nasıl bir araya gelir? Görüyoruz: Laikliğin elden gittiğini yazan köşe yazarları, gazetelerde dışlanıyor, hatta yazdıkları gazetelerden kovuluyor. Yazılı ve görsel medya, olağandışı bir coşkuyla laiklikten kopuşu destekliyor görünümünde... Çok kişi gibi, ben de, özgürlükler adına, laik cumhuriyetin temeline dinamit yerleştirildiğini düşünüyorum. Hazreti Ali'nin söylediklerini tam da hatırlamanın sırasıdır: "Âlimin zilleti, geminin parçalanması gibidir. Hem kendini, hem başkalarını batırır." 
Ahmet AKYOL 23 Eylül 2007 |