İNSANLARI SEVMİYORUZ Kİ HAYVANLARI SEVELİM

Türk’ün varlığında yer etmiş önemli gelenek ve görenekleri arasında, hayvanlara karşı duyulan sevgi de vardı.

Sonra ne olduysa, bu güzel geleneğimiz giderek kaybolmaya başladı.

Şimdi, Fransız yazar Pierre Loti’nin “Can Çekişen Türkiye” isimli kitabındaki şu satırlara bir göz atalım:

“…Türkler’de olduğu kadar hiçbir yerde yoksullara, zayıflara, âcizlere, küçüklere acıma ve şefkat; ana babaya saygı gibi yüce duygulara rastlanmaz. Bu insanlardan biri hatta yaşı ilerlemiş bile olsa, o küçük ve zararsız kahvelerden birinde otururken, babası içeri giriverse, hemen yerinden kalkar, sesini alçaltır, sigarasını söndürür ve saygı ile bir köşeye ilişir.

Türkler, özellikle hayvanlara acımakta hepimizden üstündürler. İstanbul’un başıboş köpekleri büyük bir hoşgörü ile yüzyıllardan beri rahatça yaşamaktadırlar.

Kedilere gelince, bunlar hiçbir zaman gelip geçenlerin önlerinden kaçmazlar. Çünkü, yolcuların kendilerine ilişmemek için yollarını değiştireceklerini bilirler.

Bursa’da, leyleklere, evet kış mevsimine girerken uçamayacak kadar yaşlı ve yaralı leyleklere mahsus bir hastahane vardır. Burada,  yaraları  sarılmış, hatta ağaçtan bacak takılmış leylekleri görürsünüz. Bu hastahaneyi ziyaret ettiğim zaman, orada ihtiyarlıktan dolayı kımıldamaya takati olmayan bir baykuş bile tedavi ediliyordu.”

Evet, bir Fransız yazarın yazdıkları bunlar…

Gözlemlerine dayanarak Türk’ün hayvan sevgisini böyle anlatıyor.

Tabii şimdi Türkiye’nin herhangi bir yerinde ne leylek hastahanesi var, ne de tedavi edilen baykuşlar!..

Hayvan sevgisi denince, Türk’ün hemen aklına gelen isimlerden biri, at’tır.

Türkler’in sevdikleri hayvanlar arasında at’tan sonra önemli bir yeri de kuşlar işgal eder.

Sevgi ve saygı duyulan kuşların sembolleri, tarih boyunca var olan Türk devletlerinin de sembolleri olmuşlardı.

Örneğin, Selçuklu Devleti’nin simgesi olan çift başlı kartal, Gazneli Devleti’nin simgesi Tavus Kuşu’ydu.

Kuşlar yer çekimine karşı geldikleri ve havada uçtukları için Allah’a yakın kabul edilmiş ve bu surette kuşlarla melekler arasında ilişki kurulmuştu.

Eskiden kölelerin bulunduğu zamanlarda, sevap işlemek isteyenler, kölelerini serbest bırakırlardı. Kölelik kalkınca, sevap kazanmak  isteyenler, kafesli kuş alıp, “Azat- mezat, beni cennet kapısında gözet” diyerek onları serbest bırakmaya başladılar.

Güvercin de bugün, halk arasında çok sevilen ve itibar gören bir kuş…

Bazı yerlerde güvercinin “Hu…Hu…” diye ötmesi, Allah’ın adını zikrettiğine işaret sayılıyor.

Uhut Muharebesi sırasında Peygamber efendimizle yakınlarının sığındıkları  mağaranın girişine alelacele oturmaları üzerine, düşmanların orayı aramaktan vazgeçmeleri güvercinin saygınlığını zirveye çıkarmıştı.

Ayrıca, Hazreti Nuh’un, tufan sırasında suların çekilip çekilmediğini öğrenmek üzere, gemisinden yedişer gün arayla güvercin uçurduğu, bir seferinde güvercinin ağzında bir zeytin dalı ile dönmesinden suların çekildiğini anladığı, biliniyor.

Mitolojide de mukaddes bir kuş olarak ön plânda önemli bir yer tutan güvercin, bu yüzden bazı yörelerde avlanılmaz ve eti yenmez.

Bülbüle gelince…Tasavvuf edebiyatında  bülbülün çağrışımı, ilâhî aşka kavuşma isteğindendir.

Onun, güle olan sevgisi, bunu belirtir.

Dünyamızı güzelleştiren bu küçük dostlarımızın beslenmelerine ve yuva yapmalarına yardım etmek de Türkler’de çok sevap addedilirdi.

Bu anlayış ve davranışın neticesi, Türk mimarlık sanatında kuş evleri ile kendini göstermişti.

Bu maksatla, eskiden cami, imaret, medrese gibi binaların rüzgâr almayan dış yüzeylerine kuş evleri ya da kuş sarayları denilen barınaklar yapılırdı.

Ancak, işin duygusal yanı, bu barınaklar büyük kuşlar için değil, korunmaya muhtaç serçe, kırlangıç ve güvercin gibi küçük kuşlar için düşünülürdü.

Anadolu’nun hemen her yerinde rastladığımız kuş köşk ve sarayları, Türkler’in insan sevgisi yanında korunmaya muhtaç hayvanlara karşı sevgisini de sembolize eden ilginç ecdat nişanlarımızdı…

Artık, evlerin rüzgâr almayan duvarlarına kuş sarayları yapılmıyor.

Eskiden atalarımız dağ başlarına yolcular için yaptıkları çoban çeşmelerine, hayvanlar da su içsin diye yalaklar yaparlarmış.

Kaynaklar kuruyup sular kaybolduğu için artık çeşme de yok, hayvanların içmesi için yalak da…

Şehirlerde küçük kuşlar, susuzluktan kavruluyor, bir tasa su koyup evin balkonuna koymayı düşünen yok.

Vahşi hayvanlar kendi doğal çevrelerinde yaşama ve çoğalma hakkına sahipken…

Kavurucu sıcaklarda, dereye girip serinlemeye çalışan ayı yavrularını, taşla vura vura öldürüyoruz.

Bunu da çok büyük bir marifet yapmış gibi, utanmadan sırıta sırıta anlatıyoruz.

Zorunlu olmadıkça bir hayvanın öldürülmesi, yaşama karşı işlenmiş bir suçken…

Doğada çok sayıda karaca, geyik, vb…hayvanın öldürülmesine neden olan safariler ve av partileri düzenliyoruz.

Evcil hayvanlar, uyumlu bir biçimde ve özgürlük içinde yaşam hakkına sahipken…

Evcil hayvanları, kendi çıkarlarımız için kullanıyor ve onların yaşam koşullarında değişiklikler yapıyoruz.

Sonuçta…

İnsan olarak, insanı sevmiyoruz ki, hayvanları sevelim.
Create your own Animation
***

Atalarımızın yaptıkları kuş köşk ve saraylarından çeşitli örnekleri  görmek için, Sayın Haluk Özözlü’ye ait aşağıdaki lingi tıklayabilirsiniz.

http://www.sihirlitur.com/belgesel/kus_saraylari/

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir