KILIÇ ALİ, AMERİKALI GENERAL HARBORD’U ANLATIYOR

ATATÜRK’ ün yakın silâh arkadaşları arasında adı ön plân çıkan Kılıç Ali’nin asıl adı “Asaf ”  tır.

Asaf, Gedikli Zabit  Mektebi’nden 1906 yılında mezun olmuş, Harp Okulu mezunu olmamasına rağmen, başarılı hizmetleri nedeniyle 1909’da Teğmenliğe, 1915’te Üsteğmenliğe yükselmiş, Çanakkale Muharebeleri' nde görev almış, burada bacağından yaralanmıştır.

“Birinci Sınıf Harp Nişanı” ile taltif edilen Asaf, 1918’de Yüzbaşılığa yükselmiş, 1 Eylül 1919 tarihinde Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa’nın emrine girmiştir.

Mustafa Kemal Paşa, Asaf’ın adını ( Beşiktaş Valideçeşme Kılıç Ali Mahallesi’nden olduğu için) “Kılıç Ali” olarak değiştirmiş ve onu iki arkadaşıyla birlikte Güney Cephesi’nde Ayıntap (Antep) ve Maraş’a göndermiştir.

Kılıç Ali hatıralarında, Amerikalı General Harbourd’un Sivas’a geliş öyküsünü şöyle anlatır:

***

Denilebilir ki, yüzyılımızda hiçbir gizli konuşma, 22- 24 Eylül 1919 gün ve gecelerinde devam eden Sivas Mülakatı kadar olayların akışını değiştirmemiştir.

Bir yanda Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey, karşılarında ise Amerikan Major  Generali James C. Harbord vardı.

Bir gün gelir de, Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin ilk günleri hislerden arınmış ve gerçek değeriyle yazılırsa, bu buluşma, Türkiye Cumhuriyeti’ne imkân veren temel olaylardan biri olarak yerini koruyacaktır.

Gözlerimiz yollarda Amerikan generalini heyecanla beklemiştik; çünkü her an vazgeçebilir, Sivas’a uğramaz, yoluna devam ederdi.

Bu yol, Amerika- İngiltere- Fransa’nın kurulmasını kararlaştırdıkları ve sınırlarının içinde bugün yedi ile sığabilmiş aziz topraklarımızın da bulunacağı Büyük Ermenistan’la noktalanıyordu.

Acı gerçek kısaca şuydu: 1914’te 1918’e kadar dört yıl sürmüş Dünya Savaşı’nda, bizim de kendilerine karşı dövüştüğümüz İtilaf Devletleri, yani İngiltere- Fransa- Rusya- İtalya ve daha sonra Amerika’nın da bulunduğu bloğun kesin zaferinin asıl sahibi, savaşa son olarak katılan Amerika’ydı. Karşımızdakiler, onun karşı konulmaz savaş gücüne dayanarak bizimle birlikte müttefiklerimiz Almanya- Avusturya- Macaristan- Bulgaristan’ı silâhlarını bırakmaya mecbur etmişlerdi.

Sınırları içinde yedi Türk vilâyetini alan Yeni Ermenistan Devleti’nin kurulması kararı, Amerikan Senatosu’nun onayından geçmişti. Başkan Wilson’un Paris’te başkanlık ettiği ve İngiltere’yi Lloyd George Fransa’yı Clemenceau, İtalya’yı Orlando’nun temsil ettiği Dörtler Meclis-i Âlisi Yakındoğu ve Ortadoğu’da kararlaştırılan hükümleri uygulama görevini üzerine alan Amerika’ya, Ermeni Devleti’nin kurulacağı yerde alınacak tedbir ve yapılacak uygulamalar için tam yetki tanımıştı.

İşte, 1 Eylül 1919’da, emrinde 17 savaş gemisi, 9 000 deniz askeri, cebinde rakamı dokuz sıfırlı ödeme çek defteri, Avrupa savaş sahnelerindeki Amerikan Kuvvetleri Başkomutanı General Pershing’e tanınmış uygulama yetkileriyle İstanbul’a gelmiş olan Major General James G. Harbord’un görevi, yeni Ermeni Devleti’nin kurulacağı yerleri görmek, incelemeler yapmak ve raporunu Kongre’ye sunmaktı.

Tehlike gerçekten büyüktü; çünkü Bolşevik ihtilâlinden sonra Rus sınırları içinde kurulmuş Ermeni Devleti’nin kuvvetleri de sınırımıza yığılmıştı.

İstanbul’da Türk milliyetçileri harekete geçmişler, Harbord’la temas kurmuşlar, İstanbul’daki Robert Kolej’in Türk dostu müdür ve öğretmenlerinin aracılığıyla, kafası efsanelerle doldurulmuş Amerikalı generale gerçekleri anlatmaya çalışmışlar, durumdan da Sivas’ta bulunan Mustafa  Kemal’i, Halide Edip (Adıvar) Hanım ve Hüseyin Ragıp (Baydur) Bey’in ayrıntılı mektuplarıyla haberdar etmişler, Amerikalı  generalle mutlaka buluşması tavsiyesinde bulunmuşlardı.

Uzun uğraşlardan sonra Harbord’un Sivas’a uğraması sağlanmıştı. İtiraf edeyim ki, Amerikalı generalin Sivas’a geleceği öğrenildikten sonra, Paşa’nın bu ziyarete verdiği farklı önemi ve yaptığı hazırlıkları bizler yadırgamıştık. Paşa adeta bütün zamanını muhatabına gerçekleri açık seçik anlatabilmeye ayırmıştı. Görüşmeler için idadi binasının öğretmenler odasını hazırladık. Geceleri için de Kitapçızadelerin evini hazırladık.

Görev gereği sivil giyinenlerimizin bile askeri kıyafet içinde karşılamada bulunması emrini almıştık. Paşa, konuğunu askeri törenle karşılayacaktı.  3. Kolordu’nun takviyeli bandosu, şehrin ileri gelenleri, heybetli bir kişi olan Sivas Valisi Reşit Paşa’nın kendisine pek yakışan- jaketatay’a benzeyen- istanbulinli kılığı, elverdiğince temiz giydirilmiş kız- erkek öğrenciler ve bunlar içinde biri kız biri erkek iki minik öğrencinin konuğa sunacakları çiçek buketi ve arka plânda da Sivas’ın yerel kıyafetler içinde atlı Yörükleri yer alıyordu.

Paşa’nın yanında İngilizcesi çok mükemmel olan Hüseyin Rauf (Orbay) ve dört Avrupa dilini anadili gibi konuşmasıyla ün yapan Alfred Rüstem Bey vardı.

Harap ve adeta başıboş yerlerden geçerek geldiği, coğrafyası nedeniyle savaşın tahribatından bir ölçüde korunmuş Sivas’ta böyle bir karşılama beklemediği her halinden belli olan Amerikan generalinin çehresi hâlâ gözlerimin önündedir. Tören bölüğünün başındaydım. Kendisine doğru ilerleyen Rauf Bey, Paşa’yı takdim etti. Harbord’un, dünyada kim olursa olsun, ilk gördüğünde mutlaka etkisi altında kalacağı, hiç değilse inceleme ihtiyacı duyacağı Mustafa Kemal’in, hele gençlik çağının o olgun devresindeki Mustafa Kemal’in sarışın çehresine hayret içinde daldığına tanık oldum. Hakkında çok şey dinlediği belliydi. Paşa, o bir anda her şeye hâkim olan mizacı ile generalin elini sıktı ve onu, bizim saf tuttuğumuz tören kıtasına doğru ilerletti. Selâm ti’si, önce ordu karargâhı, daha sonra Heyet-i Temsiliye’nin hemen hemen bütün kadrosunu oluşturan, çoğunluğu subay olan, eğitim disiplinine sahip tören bölüğü önünden geçinceye kadar sürdü. Reşit Paşa’yı, hükümeti temsil eden kişi olarak generale bizzat Mustafa Kemal takdim etti. Böylelikle, Sivas’ta, kendisinin başında olduğu hareketin, ülkeyi ve milleti temsil ettiğini anlatmak istiyordu. Daha sonra milletvekili olan Sivas İdadisi öğretmenlerinden İsmail Kemal Bey’in iki minik yavruya öğrettiği İngilizce “Hoşgeldiniz” le ellerindeki çiçek buketini sunmaları üzerine general durdu, hem buketi aldı, hem de onlara doğru eğildi, çehrelerine kendisine anlatılanlarla gerçekleri öğrenmek istercesine bir süre baktı, dudaklarında tebessüm, teşekkür etti.

Bu konukseverliğin eksiksiz yerine getirilmesine neden bu kadar önem verildiği bizlerce bilinmiyor değildi. Haksız iftiraların ve olumsuz propagandaların etkilerini Yeni Dünya insanlarının kafasından silmek zorundaydık.

General Harbord ile Mustafa Kemal arasındaki görüşme iki gün sürdü. Kalabalık Amerikan heyetinin Erzurum’a gitmesine karar verildi. Ermeni vahşetinin asıl sahnelendiği yer, Erzurum’du. Durum Kâzım Karabekir Paşa’ya ayrıntılı olarak bildirildi. Paşa, Amerikan heyetine refakate Hüsrev (Gerede) ile beni memur etti.

Biz bu zorlu ve tehlikeli engelleri aşmaya çalışırken, İstanbul’dan, Saray ve Babıâli’nin nasıl ümitsizlik içinde olduğunu gösteren dehşet verici bir haber geldi. Padişah Vahdettin, ülkeyi ve devleti İngiliz himayesine teslim eden anlaşmayı 12 Eylül 1919’da imzalamıştı. Londra’nın resmi onayına kadar gizli tutulan anlaşmanın metninin bize ulaştığı 26 Eylül 1919’da, General Harbord ve heyeti ile Erzurum yolundaydık.

Mustafa Kemal Paşa, Sivas’tan ayrılırken Hüsrev’e ve bana, Amerikalı generale her şeyi olduğu gibi ve yerinde göstermeye çok dikkat etmemizi emretmişti.

Kalabalık Amerikan heyeti yavaş yol alıyordu; bizler de bundan memnunduk, çünkü ücra köyler bile Ermenilerin vahşetinden kurtulamamıştı. Ermeniler zaman zaman birbirlerine de saldırmışlardı. Cinayetlerin kendi eserleri olduğunu, haksızlığa uğramış Ermenilerin tanıklığıyla kanıtlıyorduk.

Amerikan heyetinde Ermeniler de vardı. Gerçekleri anlatabilecek Ermeniler arasından özellikle yaşlıları seçiyor, doğruları onların ağzından dinlemelerini tercih ediyorduk.

Kâzım Karabekir Paşa, Sivas’takine benzer bir törenle Amerikan generalini karşıladı. Erzurum’daki Kolordumuz diğerlerine göre dolgun kadroluydu. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasını izleyen günlerde, Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşalar, biri Mavera-yı Kafkas (Kafkas ötesi), diğeri Yıldırım Orduları Grubu’nun erimemiş güçlerini hızla Anadolu içlerine çekmişler ve merkezi Erzurum’daki 15, merkezi Ankara’daki 20 nci Kolordular, o dağılma ve erime sürecinde ulusal mücadelenin dayandığı iki sağlam varlık olabilmişti.

Kâzım Karabekir, Hüsrev’le benden,General Harbord’un Sivas’taki resmi görüşmeler dışındaki yaşantısı hakkında da bilgi aldı. Bizim Erzurum’a hareketimizden önce, sonraları Trabzon Milletvekili olarak Meclis’e katılan Deniz Binbaşısı Ali Şükrü Bey’i Trabzon’dan getirtmişti. İhtisasını Amerika’da yapmış olan Ali Şükrü Bey, İngilizce’yi mükemmel bildiği gibi, bilgili bir aydındı da…O kadar ki,General Harbord kendisine, Sivas’taki görüşmeleri yürüten Rauf ve Alfred Rüstem Beyleri kastederek:

“Meselâ İtalya’da İngilizceyi siz Türkler kadar güzel konuşan subaylara rastlamadım. Hayret ediyorum…” demişti.

Rus kuvvetlerinin önünde Erzurum’a giren Ermenilerin başında, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Erzurum’u temsil eden Karakin Pastırmacıyan vardı. Savaşla birlikte Rusya’ya kaçan bu adam Arman Garo ( Ermeni kahramanı) adını almış, topladığı Rus asıllı Hınçak- Taşnak komitacılarıyla Erzurum’da yapmadığı vahşeti bırakmamıştı. Karakin Pastırmacıyan’dan sonra Erzurum’a Antranik gelmiş ve vahşeti, Rus Generali Rudçevsky’nin kendisini şehirden uzaklaştırmaya mecbur bırakacak kadar korkunç boyutlara ulaştırmıştı. Antranik’in zulmünden, kendilerine katılmayan Ermeniler  de  kurtulamamıştı. Çevredeki dağlara, kuytu yerlere gizlenebilmiş olan bu Ermeniler, Türk ordusunun şehri geri almasından sonra meydana çıkmışlardı. Kâzım Karabekir Paşa, ancak görüldükten sonra inanılabilecek bu sert gerçeklerle Amerikan generalini karşı karşıya getirmişti. Kafileden bir durak önce ayrılarak onlardan önce şehre girmiş, Mustafa Kemal Paşa’nın özel mektubunu Kâzım Karabekir Paşa’ya vermiştim.  Paşa, mektubu yanımda okumuş, bana Amerikalı generalin Sivas temasları hakkında tamamlayıcı sorular sormuştu. Özellikle yollarda gördüğü yanık ve yıkık beldelerin kimler tarafından bu hale getirildiğini, yerlerini terk etmemiş Ermenilerden öğrendiğini anlattığımda:

“Gerçekleri burada, yerinde görecek…”demişti.

Erzurum’a gelişimizin ikinci günü, Amerikan heyetinin konuk edildiği Dumluzadelerin konağına Erzurumlu Türk kadınlarının giydiği, bedeni tamamen örten Car içinde bir kadının girdiğini gördük. Öyle tek başına gelebilen bu kadının kim olduğunu merak ettik.

Daha sonra öğrendik ki, Ermeni’ymiş ve Merzifon Amerikan Koleji’nde hemşire olarak çalışıyormuş. Ermeni komitacıları Rus kuvvetlerinin önünde şehre girerken onlara sağlık personeli olarak katılmış. Fakat şehirde yapılan vahşeti görünce dayanamamış, karşı çıkmış; ölümle tehdit edilince, iki Türk çocuğunu yanına alarak Rus kumandanlığına sığınmış. Rus hastanesinde hizmet görmüş. Şehir, kuvvetlerimiz tarafından geri alınınca, hayatlarını kurtardığı iki çocuğun ailesi de onu himayesine almış. Olayların iç yüzünü öğrenmek için bir Amerikalı generalin geldiğini öğrendiğinde, Türk kadını kılığında kendisinin yanına girebilmiş ve olanı biteni anlatmış.

Harbord’un heyetinde Ermeni asıllı Amerikalı iki kişi ile İstanbul’dan, Patrikhane’nin verdiği üç tercüman vardı. İngilizce de bilen bu Ermeniler, Türkçe metinleri  İngilizceye çevireceklerdi. Sivas’ta Rauf ve Rüstem Beyler, Erzurum’da Ali Şükrü ve İrfan Beyler, metinleri diledikleri biçimde aktaracak bu Ermenileri sürekli kontrol altında bulundurmuşlardı. Nitekim heyetteki Ermenilerden biri, kıyafetinden Türk zannettikleri hemşirenin yanında arkadaşına Ermenice,

“Tercümeleri istediğin gibi yap, dikkatli ol !” deyince Ermeni hemşire bunu da Harbord’a söylemiş ve general kendisini Erzurum’dan ayrılıncaya kadar yanından ayırmamıştı.

Bizim camilerimiz, medreselerimiz, hatta kabristanlarımız haraptı. Buna karşılık Ermeni kiliseleri, okulları, mezarları olduğu gibi yerindeydi.

Bazı Türk mahallelerinde taş üstünde taş kalmamıştı. Buna karşılık Ermenilerin kalabalık olduğu mahalleler olduğu gibi duruyordu. Kâzım Karabekir Paşa, Harbord’un Erzurum’dan Kars’a, oradan Erivan’a kadar uzanacağını öğrenince, geçeceği yolları, Ermeni vahşetinin kümelendiği yönde belirledi. Zaten şehirler ve kasabalar bu doğrultudaydı ve Rus ordusunun izlediği aynı yol üzerindeki yerleri Ermeni komitacılar yakıp yıkmışlardı.

Harbord, geldiği gün nasıl samimi ve saklanacak bir günah veya ayıbı olmayanların rahatlığıyla karşılanmışsa, giderken de davasında haklı olan insanların iç rahatlığıyla uğurlandı.

Karabekir Paşa’nın elini sıkarken, yüksek sesle:

“Gerçekleri yerinde gördüm…” demişti.

Amerika- İngiltere- Fransa’nın Ermenilere bırakılmasını kararlaştırdıkları Türk toprakları üzerinde uygulama plânı hazırlayacak olan Amerikan Generali gerçekleri yerinde görmüştü. Buralar her haliyle Türk’tü ve kendisine anlatılanlar uydurulmuş bir masaldı. Yok edilmiş olanlar Ermeniler değildi; yok edilmesine çalışılmış olanlar Türklerdi. İnsafsızca ve vahşetle yakılıp yıkılan Türk’ün öz yurduydu.

General Harbord, Erzurum’dan Kars doğrultusunda ayrıldığı gün, Hüsrev Bey’le  ben Sivas’a döndük. (ATATÜRK’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, Derleyen: Hulusi TURGUT, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2007)

***

General Harbord’a verilen görev, Ermenilerin anlattıkları olayların doğru olup olmadığını araştırmak ve Doğu Anadolu’da mandater bir Ermeni  Devleti’nin nasıl kurulacağını incelemekti.

Osmanlı Devleti, Amerika’nın bu araştırma ve incelemesine gereken önemi vermedi.

Osmanlı Devleti yöneticileri başta Osmanlı Sultanı Vahideddin, ülkenin doğusunun Ermenilere’e verileceği düşüncesinin üzerinde durmadı, zira kendi İngilizlerle bir himaye antlaşması yönüne gitmişti, ülkenin bütünlüğünü ve tam bağımsızlığını korumak gibi bir düşüncesi yoktu.

Mustafa Kemal Paşa’nın o günün zor şartlarında, geleceği görerek,General Harbord’un gezisine gereken önem vermesi , günümüzde hâlâ tam anlamını bulamamıştır.

Eğer Mustafa Kemal Paşa, eğer Amerikalı General Harbord’a gerçekleri anlatmayı başaramasaydı, çözümü çok güç olup bittilerle karşılaşabilir, örneğin Doğu Anadolu’nun önemli bir bölümü  Türk vatanı olmazdı.

Elbet bir gün, 22- 24 Eylül 1919 günlerinde Mustafa Kemal Paşa ile General Harbord’un Türk tarihindeki önemi daha iyi anlaşılacaktır.

UMARIM !..

Umarım, Doğu Anadolu bölgesinde, günümüzde Ermeni Diyasporası’nın istediği topraklarda yaşayanlar, Türk Bayrağı altında özgürce yaşamalarını Mustafa Kemal Paşa’nın ileri görüşlülüğüne bağlı olduğunu unutmazlar!..

UMARIM!..

Konu ilginizi çektiyse, “General Harbord’un Raporu “başlıklı yazıyı okumak için TIKLAYABİLİRSİNİZ.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir