KÖPRÜLÜLÜ HAMDİ BEY VE AKBAŞ BASKINI

"Başında koyu kazak karası bir kalpak… Çehresinde simsiyah bir Cemal Paşa sakalı… Sırtında rütbeleri sökülmüş, kışlık, hâki, eski bir subay ceketi… Ayaklarında yün konçlu bir çizme…

Bacağında asker pantolonu… Sağ elinde Karabağ filintası… Sol elinde sapı gümüş bir kamçı…Göğsünde, birkaç bölüğe yetecek kadar mermilerle dolu fişeklik… Belindeki fişeklikli kemerden sarkan bir barabellum… Boynuna geçirilmiş kayışta sallanan bir askerî zays dürbünü… Yine boynuna geçirilmiş bir başka kayışa takılmış kocaman harita çantası… Ve belinden sarkan bomba.”

res-khamdibey01 

İşte Edremit eski kaymakamı, sonra Kuvâ-yı Milliye’ci Köprülülü Hamdi Bey…

General Kâzım Özalp, onu böyle anlatıyor:

Yine Özalp’ten öğreniyoruz ki Hamdi Bey: şiir yazan, yağlı- sulu boya, kara kalemle resimler yapan, ud çalan, piyano çalan, keman çalan, tambur çalan bir sanatçıdır. Okuyup düşünmeyi en zevkli meşgale sayar. Şık ve temiz giyinmeyi medeniliğin mareşal üniforması bilir. Zeki, bilgili, ince ve olgun bir insandır.

Hamdi Bey, 1886 yılında Köprülü’de doğmuştu. Babası, Kolağası İbrahim Bey idi. İlk öğrenimini Köprülü’de, İdadi’yi Üsküp’te bitirmişti. Yüksek öğrenimini İstanbul'da Mülkiye Mektebi'nde (Bugünkü Siyasal Bilgiler Fakültesi) tamamladı.

24 yaşında Mülkiye'den mezun oldu. Memuriyete başlamadan önce gönüllü olarak İhtiyat Zabit Mektebi (Yedek Subay Okulu)'ne girdi ve asteğmen oldu.

Hamdi Bey memurluk hayatına Kosova Maiyyet Memurluğu görevi ile başladı. Balkan Harbi'ne kadar burada çalıştı. Yedek subay olarak çağırıldığı Balkan Harbi'nde Kumanova Cephesi'nde Sırplara karşı savaştı. Vardar ordusunun ric'atı ile bu cephe çöktü ve ordu birliklerimiz dağıldı. Hamdi Bey 200 kişilik bir kuvvetle, çarpışa çarpışa çete savaşı yaparak Edirne'ye, Şükrü Paşa kuvvetlerine ulaştı.

Edirne'nin Bulgarlardan geri alınmasından (10 Temmuz 1913) sonra Hamdi Bey, Edirne Polis Müdürlüğü İdâri Bölüm Başkanlığına, birkaç ay sonra da Edirne'ye bağlı Demirköy Kazası kaymakamlığına tayin oldu. Burada Bulgar sınırından sızan çetelerle mücadeleleri bizzat yönetmiştir.

Demirköy kaymakamı iken I. Dünya Savaşı çıktı. 1915'te Malkara kaymakamı oldu. 1916'da Keşan kaymakamlığına nakledildi. Keşan'dan Balıkesir'in Sındırgı Kazası kaymakamlığına tayin olan Hamdi Bey, 13 Temmuz 1917’de de Edremit kaymakamlığına getirildi.

Köprülülü Hamdi Bey’in Edremit Kaymakamlığı’na atanışına kadar geçen yılların hikâyesi aşağı yukarı budur. Hamdi Bey, Edremit Kaymakamlığı sırasında, birbirinden faydalı, kalıcı işler yaptı. Hamdi Bey’i yakından tanımış, bir süre onunla birlikte çalışmış merhum Ruhi Naci Sağdıç, onun hakkında şunları yazmıştı:

“Birinci Dünya Harbi yetim ve öksüzlerine Edremit Darüleytamı’nı açmış, bir İdman Yurdu kurmuş, bir matbaa tesis etmiş, bir gazete çıkarmaya başlamıştı. Memleketi elektrikle aydınlatmanın etüdünü yaptırmış, şehrin haritasını aldırmış,  kanalizasyona başlatmıştı. Öğretmen kadrosu eksik  olan idadi tedrisatını aksaklıktan kurtarmak için ileri gelenleri toplayıp vazife taksimi yapmış, kendi üstüne de ders almıştı. Bütün bunların yanında, halkın huzur ve mutluluğu için sık sık eşkıya takibine de çıkıyordu.”

Gün döndü, devir değişti. Yunanlılar’ın İzmir’i işgal edeceği yolunda söylentilerin alıp yürüdüğü sıralarda Ege kaynamaya başladı. Edremit’te, İttihat ve terakki Cemiyeti yerini İtilâfçılara bıraktı. Karışık günlerdi. Bu dönemde, Hamdi Bey, milli birlik ve bütünlüğü sağlamaya çalışırken, birden hiç ummadığı bir durumla karşılaştı. Osmanlı Hükûmeti, onu görevden almış, yerine Kadı Mansur Efendi’yi getirmişti.

Çok geçmeden de, Hamdi Bey’in tevkif emri geldi. Üstelik “Emrin yapılmasının gecikmesi mesuliyeti doğurur” kaydını taşıyan bir emirdi bu…

Ancak, Hamdi Bey Edremit’te değildi. Edremit Kaymakam Vekili de onu bulup teslim alacak güçte değildi.

Hamdi Bey, Edremit Kaymakamlığı’ndan alındıktan sonra, kendisine inanan arkadaşlarıyla birlikte bir direniş gücü oluşturmaya çalışmaktaydı.

Bir gün, Hamdi Bey ile arkadaşları toplanmışlar, kendi aralarında yapacakları işler hakkında konuşmalar yapıyorlardı. Bir ara, adamlarından biri, İstanbul’da çıkan gazeteleri getirdi.

Konuşmayı kesip gazetelere göz atmaya başladılar. Gazeteler, Osmanlı Hükûmeti’nin Akbaş’taki silâh ve cephaneyi Bolşevikler’le savaşmakta olan  Denikin ordusuna verileceğini yazıyorlardı. Odaya derin bir sessizlik çöktü.

O sıralarda silâh ve cephane sıkıntısı vardı. Tek kurşunun bile hasreti çekiliyordu. Komutanlar cephane tasarrufu hakkında emir üstüne emir yazıyorlardı. Böyleyken, depolar dolusu silâh ve cephanenin Ruslar’a gönderilmesi olacak iş miydi?

Şimdi biraz başa alalım ve Akbaş’ın nerede olduğunu ve nasıl depo olarak kullanılmaya başladığını görelim.

Akbaş Kalesi, Gelibolu Yarımadası’nda, Eceabat- Gelibolu yolu üzerinde ve Eceabat’ın 7 km. kadar kuzeyindedir. Kale, Uluflu Tepe eteklerinde, Akbaş Şehitliği’nin batısında yer alır. Çanakkale Boğazı’nın en dar ikinci noktasındadır. Stratejik konumu, su kaynaklarının varlığı ve doğuda küçük bir limanın olması bakımından kalenin buraya inşa edilmesinin en büyük nedenleridir.

Akbaş Kalesi’nin bulunduğu yerde yerleşim, İÖ. 650 yıllarına kadar gider. Kalenin batısında Sestos antik yerleşmesinin bulunduğu höyük vardır. Kalenin önündeki liman, özellikle M.Ö. 5.yy.’da tahıl yükleme işlemlerinde önemli bir noktadır.

Kaleyi Doğu Roma (Bizans) İmparatoru 2 nci Jüstinyen yaptırmıştı. 1352 yılında Süleyman paşa tarafından Osmanlı topraklarına katıldı. Bu tarihten sonra Türk hakimiyetinde kalan kaleden ve limandan, Çanakkale Muharebeleri sırasında ikmal maksatları için yararlanıldı.

Mondros Ateşkesi’nden sonra ise bu kale, cephanelik olarak kullanılmaya başladı. Müttefikler, Trakya bölgesinde bulunan Türk birliklerinden topladıkları silâhları buraya depoladılar. Akbaş Kalesi’ndeki bu toplanan silâhları korumak için Osmanlı ordusundan bir Binbaşı, küçük bir muhafız birlik ve Senegalliler’den meydana gelen bir Fransız birliği görevlendirildi.

Atatürk, Nutuk’ta, Akbaş cephaneliğinden şöyle bahsetmişti:

“…Efendiler,

Rauf Bey'e yazdığımız son şifrede Akbaş cephaneliğindeki cephaneden bir kısmının İngilizlere verilmesine yardım ettikleri yolunda bir dokundurma vardı.

Bu konuyu biraz açıklayayım.

Rumeli kıyısında, Gelibolu yakınında Akbaş denilen yerde bir cephane deposu vardı. Orada, Fransızların gözaltında tuttukları pek çok silah ve cephane bulunuyordu. Hükümet İtilâf Devletlerine bütün bütüne boyun eğmiş görünmeyi yararlı saydığından, sözünü ettiğim cephanelikteki silah ve cephaneden bir kısmını İtilâf Devletlerine bırakmaya söz vermiş. Onlar da Vrangel (Wrangel) ordusuna göndereceklermiş. Rusya'ya götürmek için bir Rus vapuru da Gelibolu'ya gelmiş. Hükümet daha önce, İstanbul'daki örgütümüz başkanlarının olurunu ve yardımını da sağlamış… “

Madem ki, Akbaş’taki silâh ve cephane İngilizler tarafından Ruslar’a verilecekti. Madem ki, bu silâh ve cephaneye ihtiyacımız vardı. O halde, bir şeyler yapmak gerekiyordu.

“Çocuklar” dedi Hamdi Bey…

”Biz onlardan evvel davranarak bu cephaneyi ele geçirebiliriz.”

Herkesin yüzünü sevinç kaplamıştı. Hamdi Bey, Dramalı Rıza Bey’e döndü:

“Rıza” dedi. “Sen yarın sabah Gelibolu’ya git. Etrafı tetkik et. Müstahkem Mevkii Komutanı ile konuş. Korkmasın. Bu işi bir gecede bitiririz. Kimsenin haberi olmaz. Ben vasıtaları temin ederim. Ne dersiniz?”

Karar verilmişti bile…Durum, Miralay (Albay) Kâzım (Özalp) Bey’e anlatıldı. O da bu teşebbüsü yerinde buldu.

“Ama dikkatli olmalısınız” dedi. “Zor iştir.”

Zor işti ama, başaracaklardı.

Dramalı Rıza Bey, ertesi gün Gelibolu’ya gitti. Gerekli incelemeyi yaparak döndü. Komutan Halit Bey’i ikna etmişti.

Vakit geçirmeden işe başlamalıydılar. Zira, Akbaş’taki silâh ve cephaneyi Rusya’ya götürecek vapur Gelibolu’ya gelmişti bile…Ellerini çabuk tutmazlarsa, bütün ümitler suya düşebilirdi.

Hamdi Bey, adamlarıyla birlikte Lapseki’ye geldi. Onu Lapseki belediyesinde misafir ettiler.

Hamdi Bey, burada gereken tetkik ve hazırlıklarını yaptıktan sonra harekete geçti. Lapseki’de bulunan Jandarma Komutanı’na durumu anlatmıştı. Önce, asker elbisesi giymiş adamlarından bazılarını çarşıya çıkardı. Jandarmalar, bu adamları asker kaçağı olarak yakaladılar.

Jandarma Komutanı yakalanan bu sözde asker kaçaklarını Gelibolu’da bulunan Müstahkem Mevkii Komutanlığı’na gönderdi. Müstahkem Mevkii Komutanı Halit Bey, durumu biliyordu. Bu asker kaçaklarını Akbaş cephaneliğine sevk etti.

Akbaş’taki Müfreze Komutanı olan Binbaşı durumdan şüphelenmedi. Ona çalıştıracak adam çıkmıştı.

Oysa, artık Hamdi Bey’in bir ayağı Akbaş’a girmişti. Hamdi Bey’in adamları kısa süre içinde nöbet yerlerini, depoların durumunu, koğuşların giriş- çıkışını öğrendiler.

İki gün sonra, Hamdi Bey’in  adamlarından Yüzbaşı Davut Bey, Akbaş’taki Osmanlı Muhafız Birliği’nin Komutan Muavini göreviyle çıkageldi.

Dramalı Rıza By de, bu arada Gelibolu yarımadasındaki köylülerle irtibata geçip, gönüllü yardımcılar bulmak için Yalova’ya gitti. (Bu Yalova, Gelibolu yarımadasında, Atatürk’ün Çanakkale Muharebeleri sırasında kısa bir süre karargâh olarak  kullandığı Bigalı Köyü’nün kuzeydoğusundadır.)

Öte yandan, Hamdi Bey Anadolu yakasında cephane nakli için bütün önlemleri almış bulunuyordu. Edremit’e kadar bütün köy ve kasabalar, cephanenin taşınması için adeta seferber edilmişti.

Bolayır vapuru da, bir bahane ile alınmıştı. Gece yarısına doğru Akbaş’a gelecek, dolu kayıkları çekerek Burgaz önlerine getirecekti. Böylece, Çanakkale Boğazı karşı yakadan beri yakaya geçmenin zorluğu yenilmiş olacaktı.

Bütün tertibat alınmıştı. Her şey hazırdı. Baskının 26/27 Ocak 1920 gecesi  yapılmasına karar verildi.

Kara Mustafa ile Süleyman Çavuş, 26 Ocak sabahı Gelibolu’ya giden Müfreze Komutanı’nı  tutmakla görevlendirildi. Akşam üstü, Müfreze Komutanı Gelibolu’dan Akbaş’a dönerken sessizce tutuklandı.

Karanlık basarken, gönüllü köylüler hemen civarda bulunan bir dere yatağında toplanarak haber beklemeye başladılar.

Karanlık iyice bastırınca, Davut Bey kararlaştırılan işareti verdi ve küçük müfreze işe başladı. İlk olarak Akbaş kalesinin çevre ile olan telefon bağlantıları kesildi.

İçinde 19 Senegalli ile bir beyaz Fransız Başçavuş’un bulunduğu koğuşun kapısında bombalı ve silâhlı  iki Türk kahramanı belirdi:

“Teslim olun.”

Bu haykırış Fransızları yataklarında mıhladı. Öyle bir garip hal doğmuştu ki, Fransızlar battaniyeleri başlarına çekip sonlarını beklemeye koyuldular.

Kahramanlarımızdan biri silâhları topladı. Esirlere içlerinden biraz Türkçe bilen birinin yardımı ile toparlanarak harekete hazır hale gelmeleri bildirildi.

Bu sırada, cephane deposuna yaklaşan bir grup, nöbetçileri  teslim aldı.

Muhafız Osmanlı askerlerinin sayısı da 25 kadardı. Onlar da hareketsiz ve tesirsiz hale getirilmek maksadıyla bir barakaya kapatıldılar. Ancak, depoların kapısının kırıldığını ve cephanelerin kayıklara taşındığını gören bu memleket çocukları, durumu anlamakla gecikmediler. Davut Bey’e yalvararak görev istediler. Davut Bey de onları serbest bıraktı.

Dramalı Rıza Bey, çok güzel bir tertip yapmıştı. Dolu gidenler sağdan kayıklara ilerliyor, boş gelenler de soldan depolara giriyordu.

Yükünü alan kayık ise hemen açılıyordu.

Bolayır vapuru hâlâ görülmemişti. Davut Bey endişeye düştü. Zira, dolu kayıkları Bolayır vapuru çekerek götürecekti. Her iki sahil de sık sık düşman karakollarının kontrolünde bulunduğundan bu nakil işinin çabuk yapılması gerekiyordu.

Hava oldukça sertti. Ortalıkta görünmeyen devriye gemileri limanlara sokulmuş olmalıydı.

Gece yarısından önce depo boşaltıldı. Son kayık da limandan hareket etmişti. Civar köylerden gelen köylüler, sessizce dağıldılar.

Bolayır vapuru gelmemişti ama, rüzgârın uygun olması  sebebiyle, cephane yüklü tekneler, hızla karşı kıyıya doğru yol alıyorlardı.

Neden sonra ilk kayık Burgaz iskelesine yanaştı. Karanlıkta tok bir ses duyuldu:

“Kayıkçı, nereden geliyorsun?”

Kayıkçı, Hamdi Bey’in sesini taşımıştı:

“Biziz beyim” diye haykırdı.

Sahil boyu bir ana baba günü gibiydi. Her taraf at, katır, deve, araba doluydu. Gürültüsüz ve seri halde kayıklar boşaltılmaya başladı.

Hava sertti, deniz vuruyordu. Denize doğru uzatılıvermiş küçücük iskele ve bu iskeleye yanaştırılmış kayıklar dalgalar sebebiyle inip çıkıyordu. Zordu tekneden iskeleye çıkmak, iskeleden tekneye binmek. Arılar görse imrenirdi. Öylesine çalışıyordu inanmışlar. Suratlarına çarpan, ellerini kesen soğuk rüzgâra kimse kulak asmıyordu.

İskele önü araba doluydu, at doluydu, deve doluydu. Bu arabalara, bu atlara, bu develere silâh taşıyan, cephane taşıyan insanlar iskelenin ucunda kuyruk olmuşlardı. Bir yandan boş gidiyorlar, öte yandan omuzlarında sandıkla, kucaklarında tüfekle dönüyorlardı. Yüklerini arabalara yerleştiriyor, sonra yine kuyruğa giriyorlardı.

Boşalan kayıklar birer ikişer çekip gidiyordu. Yükünü alan araba, ağır ağır tepeyi aşıyor, görünmez oluyordu. Şafak sökerken iskelede tek kayık kalmamıştı.

Hamdi Bey, işin arkasını alınca, kahveye geldi. Önemli bir işi daha vardı. Akbaş’tan getirilen Fransızlar burada bekletiliyordu. Önce oturup bir kâğıda İşgal Komutanlığı’na hitaben şunları yazdı:

“Muhafazanız altında bulunan silâhlar aslen bizimdir ve bize lâzımdır. Cephaneliği 200 kişi ile ben bastım. İçindekileri ben aldım. Askerlerinizin hiç kabahati yoktur. Kendilerinden aldığım bütün teçhizatı iade ederek onları yanınıza gönderiyorum. 27 Ocak 1920, Hamdi”

Hamdi Bey, sonra Fransızları bir kayığa bindirerek karşı sahile gönderdi. Anadolu’nun Çanakkale Boğazı’na bakan yamaçları aydınlanmaya yüz tuttuğunda, görünürde bir kıpırtı bile kalmamıştı. Atlar, develer, arabalar Yenice’ye doğru ilerliyordu.

Hamdi Bey, Akbaş cephaneliğinden ele geçirilen silâh ve mühimmatı Yenice’de bulunan depoya sevk ettikten sonra, yazdığı bir mektubu Lapseki Kuva-yı Milliye Reisi’ne yolladı.

Hamdi Bey, Kâzım Bey’e gönderilmek üzere bir telgraf hazırlamıştı. Lapseki Teşkilât Reisi, Hamdi Bey’in ricasını derhal yerine getirdi. Telgraf şöyleydi:

“Balıkesir’deki 61 nci Tümen Komutanlığı’na,

26/27 Ocak 1920 gecesi, Akbaş’taki cephaneliği basan arkadaşlarımız depoyu muhafaza eden  Fransızlar’ı saf dışı bıraktıktan sonra, silâhları tamamen, cephaneyi kısman, muhafız Fransız askerleri de tutuklu olarak karşı sahilimize nakletmişlerdir. Önceden temin ettiğimiz vasıtalarla bu mühimmat tamamen dahile sevk edildikten sonra Fransız askerleri geri gönderdim. Hamdi.”

O gün, öğle üzeri, Balıkesir telgrafhanesinden yayılan bir sevinç dalgası kısa zamanda bütün şehri kapladı. Her yerde bir bayram havası vardı. Gözler ışıl ışıl olmuştu.

Kâzım Bey, Ankara’ya bir telgraf çekerek Hamdi Bey’in ve bir avuç kahramanın bu başarısını Mustafa Kemal Paşa’ya duyurdu.

Akbaş baskını, Ankara’da da büyük bir sevinç ve heyecan  yarattı.

Mustafa Kemal Paşa, duyduğu bu memnunluğu şu telgrafla ifade etti:

“Balıkesir’de 61 nci Tümen Komutanlığı’na,

Köprülülü Hamdi Bey’in, fedakârane ve cesurane hareketle elde ettiği bu gıpta edilecek başarısından duyduğumuz memnuniyetimizin ve başarı dileklerimizin kendisine bildirilmesine aracı olunmasını rica eder, böyle büyük bir başarıya erişen değerli kardeşimizi hararetle tebrik ederim. Heyeti Temsiliye Adına Mustafa Kemal.”

Atatürk, bu olayı Nutuk’ta da şöyle anlatır:

“…Köprülülü  Hamdi Bey adında yiğit bir arkadaşımız, Kuva-yı  Milliye' den bir birlik ile, 26-27 Ocak 1920 gecesi sallarla Rumeli kıyısına geçti. Akbaş cephaneliklerine el koydu. Depoyu bekleyen Fransızları tutukladı ve haberleşme yollarını kesti. Silahların tümünü, cephanenin bir kısmını, bekçi Fransız erlerini de gözaltında Lapseki'ye getirdi. Silahlarla cephaneyi içeriye yolladıktan sonra Fransız erlerini geri gönderdi. Akbaş deposunda sekiz bin Rus tüfeği, kırk Rus ağır makineli tüfeği, yirmi bin sandık cephane olduğu kestiriliyordu. (belge: 239)

Bu olay üzerine İngilizler Bandırma'ya iki yüz kişilik bir kuvvet çıkardılar. Biz İtilâf Devletleri askerlerinin, bulundukları yerlerdeki ve ulusal savaş bölgeleri gerilerindeki depolarda bulunan silah ve cephaneyi başka yere götürebileceklerini, kullanılmayacak bir duruma getirebileceklerini ya da depoların bulunduğu yerleri ele geçireceklerini düşünerek, bütün komutanlara verdiğimiz buyrukta kimi önlemler öğütlemekle birlikte hepsinin tam kararlı ve kesinlikle davranmaları gereğini de bildirdik." (belge: 240)

Mustafa Kemal Paşa, Akbaş baskınını gıpta edilecek bir başarı olarak değerlendirmişti. Heyeti Temsiliye’nin bütün merkezlerine gönderilen bir tamimle, Hamdi Bey’in bu büyük başarısı duyuruldu. Birkaç gün sonra oaly, basında da yer aldı. Baskının yankıları günlerce sürdü.

Hamdi Bey, bundan sonra Biga’ya geldi. Burada, millî teşkilâtı genişletmek ve kuvvetlendirmek için, büyük bir azimle çalışmaya başladı.

Bu tarihte, Biga ilçesinde, millî kuvvet olarak görünen, hatta güvenlik görevini de üzerine alan Kara Ahmet adında bir elebaşının emri altında bir milis birliği vardı. Fakat bu birliğin, bu isim altında yapmadığı kötülük yoktu. Köylere kadar genişlettiği bekçi teşkilâtı ile köylülerden zorla para toplatıyor, halk arasındaki anlaşmazlıkların çözülmesi işlerine kadar karışıyordu. Adeta hükûmet içinde hükûmet olarak etkinlik göstermesi halkın hoşnutsuzluğuna ve bölgeden kaçmasına sebep oluyordu. Bu çetenin taşkın ve kanun dışı hareketlerini önleyecek ikinci bir kuvvet de yoktu.

Hamdi Bey, bu koşullar içinde Biga’ya geldi. Kısa zamanda kendisini kabul ettirerek, etrafına topladığı bir kısım vatanseverle, küçük de olsa, cesur ve  milliyetçi bir kuvvet meydana getirdi.

Yaptığı bir baskınla Kara Ahmet ve 10 kadar adamını yakalayan Hamdi Bey, bunları Biga cezaevine hapsetti. Bunun üzerine çetenin diğer adamları birer ikişer dağılıp köylerine gittiler.

Ancak, kötülüklerinin arkası kesilmiyordu. Akbaş cephaneliği baskınını bir türlü hazmedemeyen işgal güçlerinin desteklediği Ahmet Aznavur, ikinci defa ayaklanmıştı.

Harp Tarihi Başkanlığı’nın “İstiklal Harbi’nde Ayaklanmalar” isimli kitabında, Ahmet Aznavur hakkında aynen şu yazı vardır:

“Ahmet Aznavur, İngilizler’in bir oyuncağı haline gelen padişahın emriyle, Çanakkale Boğazı’nın iki yakasındaki İngiliz ve Fransızlar’ın işgal bölgesini ve bu alandaki çeşitli depoları emniyet altına almak için ve özellikle Yunanlılar’a karşı savaşan millî kuvvetleri arkadan vurmak amacıyla, Biga, Gönen, Manyas ve civarındaki Çerkezler’e etkili oluşu göz önünde tutularak bu yöreye gönderilmişti.”

Hamdi Bey, Biga’da, kara Ahmet ve çetesini etkisiz hale getirdikten sonra, daha uygun şartlar içinde çalışmaya başlamıştı.

Önce, Akbaş cephaneliğinden ele geçirdiği silâhlarla donatacağı  güçlü bir kuvvet meydana getirmek istiyordu. Bu kuracağı birlikle, Balıkesir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne bağlı olarak görev yapacaktı.

Askerlik Şube Başkanı’nın yardımıyla kısa zamanda 500 kadar genç toplandı. Bandırma’daki 14 ncü Kolordu Komutanı’nın yönergesi ile bu 500 kişi, Biga’daki 190 ncı Alay’ın 2 nci Taburu emrine verildi.  Kolordu, bu tabura bazı muvazzaf subaylar da atadı. Bu hassas bölgeye ayrıca, Gönen’de bulunan 190 ncı Alay’ın 1 nci Taburu’ndan da bir müfreze gönderildi.

Hamdi Bey’in bu plânı bu aşamaya kadar çok iyi hazırlanmış ve uygulanmıştı. Fakat, bundan sonra kuvvetler çoğaldıkça, bunların eksiklikleri de büyük ölçüde kendini hissettirmeye başlamıştı. Bu bakımdan paraya ihtiyaç vardı. Halbuki elde para yoktu. Hamdi Bey, bu parayı çaresiz halktan sağlama yoluna başvurdu. Bu gibi isteklerden esasen bıkmış olan halk, tekrar huzursuz duruma düştü.

Bunun ötesinde, sil3ah altına alınma işi de başlayınca, özellikle Pomaklar, Hamdi Bey’e cephe aldılar. Esasen kendilerinden olan elebaşı Kara Ahmet’in hapsedilmesinden de gocunmuş olan Pomaklar, aynı işi yapmakta olan Kara Ahmet’i, Hamdi bey ile mukayese ederek olumsuz propaganda yapmaya ve kırgınlığını büsbütün gizlememeye başladılar.

Bu arada, daha önce kaçıp kurtulmuş, sinmiş, saklanmış olan bazı Pomak  elebaşları bu durumdan faydalanmaya çalışan, Karabiga ve Çanakkale dolaylarında dolaşan ve Akbaş olayını bir türlü hazmedemeyen  İngilizler’le gizli gizli temasa başladılar. Diğer taraftan Ahmet Aznavur da bu civarda  saklanmakta olduğu Çerkez köylerinde dolaşmaya başlamıştı. Millî teşkilâtı kötüleyici propaganda yapmakta idi.

Bu karışık durumdan faydalanan Pomaklar’dan Gavur İmam ile Çerkezler’den Şah İsmail adında iki elebaşı, etraflarına topladıkları 200 kadar sil3ahlı 100’den fazla baltalı, bıçaklı ve sopalı köylülerle, 16 Şubat 1920 Pazar günü ilçeye saldırdılar.  İlçede 190 ncı Alay’ın 2 nci Taburu bulunuyordu. Erlerin çoğu Pomak olan bu taburun, eğitim ve disiplini tam değildi. Bu durum karşısında bu Tabur bir şey yapmadığı gibi, kendilerine yapılan saldırıda bir iki silâh sesi ile dağıldılar.

Pomaklar meydanı boş bulunca Gâvur İmam komutasında Biga’ya girdiler.

Asilerin ilçeye girmekte olduğunu gören Hamdi Bey’in yakın arkadaşlarından yurtsever ve cesur Kani Bey, hemen Biga Cezaevi’ne koşarak orada tutuklu bulunan elebaşı kara Ahmet ve arkadaşlarını, daha önceden cezaevinin kapısına yerleştirmiş olduğu makineli tüfekle öldürdü.

Pomaklar tarafından Biga ilçesinin işgalini duyan Ahmet Aznavur da, bir gün sonra, 17 Şubat 1920’de, on beş adamıyla birlikte Biga’ya geldi ve hükûmet konağına yerleşerek ayaklanmanın idaresini eline aldı.

Anzavur’un adamları, yakaladıkları Hamdi Bey’in adamlarını vahşice katletmeye başladılar. Hamdi Bey, Biga’yı terk etmek zorunda kaldı. Anzavur’un adamları, Hamdi Bey’i Kırkgeçit denilen bölgede ele geçirerek öldürdüler.

Aznavur kuvvetleri, bundan sonra Yenice’de bulunan silâh deposuna baskın düzenlediler. Dramalı Rıza Bey, silâh ve cephanenin asilerin eline geçmemesi için, cephaneliği havaya uçurdu.

Atatürk, Nutuk’ta Hamdi Bey’in şahadetini şöyle anlatır:

“…Aznavur, Balıkesir ve Biga dolaylarında oldukça önemli ve tehlikeli durumlar yaratamaya muvaffak olabilmişti. Balıkesir’de millî cephelerimizi arkadan vurmak istiyordu. Başına bir sürü adam toplamıştı. Karşısına gönderilen millî kuvvetlerle, Biga’da kanlı bir çarpışma oldu. Aznavur galip geldi. Kuvvetlerimizi dağıttı. Erlerimizi ve subaylarımızı şehit etti. Akbaş kahramanı Hamdi Bey de, bu şehitler arasındaydı.”

Millî mücadele kahramanı Hamdi Bey’i hunharca katleden Ahmet Aznavur, millî mücadeleye karşıydı.

Bu Anzavur’u Sultan Vahideddin, ödüllendirdi.

Sonuçta Sultan Vahideddin, ülkeden kaçarken, Ahmet Aznavur yakalanarak öldürüldü.

Köprülülü Hamdi Bey, gerçek bir vatanserverdi. Vatansever olarak savaştı ve savaşarak şehit oldu.

Şüphesiz , vatanın bağımsızlığı için şehit olmaktan kaçınmayan Köprülülü Hamdi Bey, millî mücadelecilere örnek olarak sonsuza kadar yaşayacaktır.

(Yazının İlk Yayım Tarihi: 25 Ocak 2013)

aakyol

One thought on “KÖPRÜLÜLÜ HAMDİ BEY VE AKBAŞ BASKINI

  1. Hamdi bey köprulu de dogup TR ölen kahraman asker Benim. sevgili dedem Mehmet nuri köprulunun kardesidir muharebe .doneminde TR kiyeye gelmis ve elazigin sivrice ilcesine yerlesmistir ve evlilik yapmis. Oglu olunca ismini hamdi olarak koymustur yani buyuk dayim amcasini ismini tasimaktadir hamdi köprulu .ailesi ..Mehmet nuri köprulu .kizi Saadet . oglu.Yilmaz ve hamdi olmak uzere dir yani köprulu hamdi beyin ailesi bilindiyi gibi kimsesiz deyildir

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir