OKTAY EKİNCİ

Yaşamını çevre, doğa, kent, tarih ve kültür varlıklarının korunmasına adayan eski Mimarlar Odası Başkanı Yüksek Mimar ve Cumhuriyet Gazetesi yazarı  Oktay Ekinci, beyin kanaması nedeniyle bir süredir yoğun bakımda tedavi gördüğü Alman Hastanesi’nde, 15 Ekim 2013 günü, akşamüzeri, solunum ve kalp durması nedeniyle, vefat etti.

 oktayekinci

1952 yılında Balıkesir’de dünyaya gelen aslen Karslı olan Oktay Ekinci, ilkokulu Erzincan ve İstanbul’da okudu. Orta öğrenimini İstanbul Pertevniyal Lisesi’nde tamamlayan Ekinci yüksek öğrenimine 1969 yılında o zamanki adı Devlet Güzel Sanatlar Akademisi olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Yüksek Mimarlık Bölümü’nde başladı. Öğrencilik yıllarında Politika gazetesinde ve birçok dergide gazetecilik ve çizerlik yaptı. Karikatür çalışmalarıyla sergilere katıldı, ödüller aldı. Fatih Halkevi’nde yöneticilik; Akademi’de öğrenci temsilciliği görevlerinde bulundu.

Mezuniyetten sonra 1978 yılında Muğla Belediyesi’nde İmar Müdürü olarak kamu görevine başladı. Muğla Kentsel SİT alanı ve doğal /tarihsel çevrenin korunmasına yönelik planlama çalışmalarına katıldı, uygulamaları yönetti.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra belediyedeki “atama” yönetimle anlaşamayarak istifa etti.

Eşi yüksek mimar Zehra Ekinci ile birlikte serbest mimarlık yaptı. Mimarlar Odası’nın çeşitli kademelerinde yöneticilik görevleri üstlendi. Muğla’da Oda temsilciliği, merkezde yayın komitesi üyeliği ve 1988-1990 döneminde genel başkan yardımcılığı göreviyle Mimarlar Odası Merkez Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu.

1992-1996 yıllarında iki dönem Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Başkanlığı yapan Ekinci, 1998-2000 dönemi ve 2000-2002 dönemi için Mimarlar Odası Genel Başkanlığı’na seçildi.

1993 yılından itibaren MSÜ  Mimarlık Fakültesi-Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak, yüksek lisans öğrencilerine “Kentsel Planlamada Yerel Kimlik” ve “Koruma Politikaları” dersleri verdi.

Ekinci, 1980’lerden itibaren Cumhuriyet gazetesinde yazıları çıkan Ekinci 1992 yılından bu yana da düzenli olarak köşe yazarlığı yapıyordu.

Ekinci, “ÇED Köşesi” ve “Uygarlıkların izinde” köşelerinde Türkiye’nin dört bir köşesindeki kültür varlıklarına yönelik tahribatı gündeme taşıyordu. Ulusal Kanal’da da “İmar Dosyası” adlı programı hazırlayıp sunuyordu.

Ekinci 1993 yılından itibaren de İstanbul, Erzurum, Antalya, Muğla’da koruma kurulu üyeliği yaptı. Ulusal Kanal’da Son olarak CHP’nin yerel seçimler için aday adayı olan isimlerine ders veriyordu. Ekinci evli ve iki çocuk babasıydı.

KİTAPLARI

Çevremiz de Demokrasi Bekliyor (1991),

Memleketimden Çevre Manzaraları (1991),

İnsan Hakları ve Çevre (1994),

İstanbul’u Sarsan 10 Yıl: 1983-1993 (1994),

Dünden Bugüne İstanbul Dosyaları (1995),

Bütün Yönleriyle Taksim Camisi Belgeseli (1997),

Yüzyılın Direnişçisi Küba Devrimi ve Tarih Bilinci (1997),

Çevreciliğin ABC’si (1997),

Şeriatın Kravatlı Başkanı (1998) ,

Rant Demokrasisi Çöktü: Deprem Yazıları (1999),

İstanbul’un “İslambol” On Yılı: Mart 1994 – Mart 2004(2004),

Adanmış Yazılar/ Korumak Sevgidir! (2005),

Kars Kitabı (2006)

 

ÖDÜLLERİ

1995 yılında “İstanbul’u Sarsan On Yıl” araştırma dizisiyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin başarı ödülünü aldı.

1996’da Mimarlar Odası’nın “Kayaköyü Barış ve Dostluk Köyü” kampanyasındaki etkin çalışmaları nedeniyle “1996 yılı Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü”ne değer bulundu.

2001’de mimarlık mirasının önemi için kamuoyu bilincine katkısı nedeniyle Uluslararası Kültürel Varlıkların Restorasyonu ve Korunması Çalışmaları Merkezi  (ICCROM) tarafından dünya basınından örnek gösterdiği yazarlarla birlikte “Onur Ödülü”ne sahip oldu.

2002 yılında Avrupa-İstanbul yayın gurubunun “İstanbul – Kent Ödülü”nü aldı.

2002’de mimarlık sanatının tarihsel kaynaklarının korunmasındaki çabaları nedeniyle de Türk Sanat Kurumu’nun “Yılın Sanatçıları” ödül programı kapsamında “Sanat Onur Ödülü”nü aldı.

KAYNAK: Cumhuriyet, 16 Ekim 2013

***

Sayın Oktay Ekinci’nin, vefatından önce hastaneden gönderdiği ve 16 Ekim 2013 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan yazısını aşağıya alıyorum:

'Ayhavar Hastahana'dakilere

Hörmetli ohurlar, bilirsiz, “anadilim”de galeme aldığım bu yazılarımda, Kars’ta 1950’lerde “Ekinci Pedalhanesi”nde basılıp neşredilen “Ayhavar” (yetişin-imdat) “mizah gazeti”nden elham alıram.

İndi de istedim ki hastahanade geçen bir neçe günü anadilimde sizlerle dertleşim…

Bu bayramı hastahanada garşılamah, hetta hastahanada keçirmeh nasip oldu.

Şükürler olsun, bele de nasip olmayabilerdi… Alman hastahanası’nın nöroloji servisi, meni acil servisten yoğun bakıma alıp yüksek tansiyon darbesiyle ganayan beynime el goyanda, dohtorun ifadesine göre tehlikeyi ucuz atlatmışam…

İndi bu yazıyı da hastahana odasında meni ziyaret eden bir yoldaşımın kömeğiyle (yardım) galeme alabilirem…

Neçe olacah?

Peki, yazıh beynim niye ganadı; meni bu hallere tüşürdü?

Dohtor dedi ki: “İnden bele (bundan böyle) beynini yormayacan, gafanı her şeye tahmıyacan…”

Men de dedim ki: “Başüste! Emma görek bu ne cür (nasıl) olacah?”

Bunu fikrederken gördüm ki odadaki televizyada “Balyoz” davasınnan söz açıp… hamı deyir ki: “Huguk galmadı.”

İndi deyin görüm ay dostlar, men bu yazıh beynime ne diyim; “Senin eyi olman üçün gerek heç oralı olmayasan, aldırmayasan” diyebilmeh golay mı?

İşte bele bir hastalığa yagalanmışam ki ya beynimi gandıracığam; ya da gerçehleri yoh gabul edecem…

Yazıh nörologlar da “iki arada bi derede” galıplar.. İstiyirler ki hem hestaları tezlikle eyileşsin, yaralı beyni daha fazla zerer görmesin; hem de olanı biteni doğru gavrayah, eyi anlayah…

Ay dostlar bu heberlerle bu mümkün olabiler mi? Bilen varsa menim nörologlarıma da anlatsa eyi olar…

Ay dostlar,

Gazet yazılarının eyni zamanda “nağme” (mektup) yerine geçtiğini bilirim amma bir bu gadar yoh… Ara verdikten sonra hastahanadaki Boğaz manzaralı odadan söz eden yazı üzerine gedim ağabeyim mimar Niyazi Duranay bir mesaj gönderdi, eynen deyir ki:

“Oktay,

Bana bayram sevinci yaşattın, yazmaya başladın, nice bayramlara… Sevgilerimle…”

Men de buradan ağabeyime salam gönderirem… İnşallah hemişe yazaram…

Tüm dostların bayramı gözel geçsin, nice mutlu, sağlıklı bayramlara, hep birlikte… Galın salamat..

Not: 13 Ekim Çarşamba günü yayımlanan “Hastanenin Boğaz Manzarası” başlıklı yazımda “yazıh beynimin ezizliği”nden değil dizgideki teknik bir aksaklık nedeniyle paragraflar karışmış… Merak eylemeyen…

***

Sayın Oktay Ekinci hakkında yazılan köşe yazılarından bazılarını aşağıya alıyorum.

Orhan ERİNÇ

Uğurlar Olsun Mimarbaşı...

Bu bayramın bayrama benzemeyeceği önce demokratikleşme fiyongu ile gündeme getirilen paketten, ardından da Balyoz kararları ile belli olmuştu. Ama Oktay Ekinci’nin kaybı ile tam bir karanlık bayrama dönüştü.

*

Ekinci ailesi ile Cumhuriyet ailesi arasındaki gazetecilik ilişkisi uzun yıllar öncesine dayanıyor.

Amcası Cengiz Ekinci, Kars’ın önemli gazetecilerinden biriydi.

Sıfır teknoloji ile gazete çıkarıp ülke ve kent sorunlarına çözüm yolları öneren tipik bir Anadolu gazetecisiydi.

Yassıada Davaları’nı da beraber izlemiştik.

Oktay’ın bitmek bilmeyen gazetecilik tutkusu da ondan geliyor olmalı…

*

İlhan Ağabey ile Muğla Belediyesi İmar Müdürü iken tanışmış, düzgün kişiliği ve çevre duyarlılığıyla önce Ege baskılarında, 1992’de ise Cumhuriyet’in tüm baskılarında yazarlığa başlamıştı.

İlhan Ağabey’in deyişiyle artık Cumhuriyet’in mimarbaşısıydı.

*

Mimarlık biliminin bütün kurallarını yaşama geçirme savaşımını inatla sürdürürken, belki de hayattaki ilk ve önemli yanlışı, tıp bilimini yok saymasıydı.

İşkolik tanımının bile anlatmakta yetersiz kalacağı bir çalışma temposu vardı.

Ülkenin neresinde bir imar ve çevre sorunu varsa Oktay kendisine dert edinir, çoğu kez de yollara düşerdi.

Tutkularından biri de Tarihi Kentler Birliği’nin çabalarına katkı koymaktı. TMMOB Mimarlar Odası Genel Başkanı olarak verdiği emekler nedeniyle mimarlık tarihimizin unutulmazları arasında yer aldı.

*

Bir süredir yüzünün sağ tarafına musallat olan nevralji yüzünden çok ağrı çekiyordu.

Zaman zaman duyduğu acıdan ağzını oynatamaz, sabahları mimik ve el işaretiyle selamlaşıp hal hatır sorardık.

Ama o halde bile bilgisayarının önüne çektiği klavyesi ile üzerinde olduğu konuyu irdelemekten, sözcüklere dökmekten vazgeçmezdi. Ulusal Kanal’daki “İmar Dosyası” programını da aksatmazdı.

Zaten gazetede rahatsızlanıp zorlamayla hastaneye götürülmesinin ardından yoğun bakım ünitesinde bile “perşembe yazısını yazmak için gazeteye gitmekte” ısrarcı olmuştu.

Hastane ziyaretlerinden, beyin kanaması alanının küçüklüğü ve vücudunda iz bırakmayacağı yolundaki bilgilerle umutla ayrılırdık.

Arife günü, Şükran Soner ve Kâmil Masaracı ile gittiğimizde uyuyordu. Ama sabah zorlukla ve destekle de olsa yürümüştü.

O ziyaretten de umutla ayrıldık.

Acılı haberse bayramın birinci günü, akşam saatlerinde geldi. Nefes ve kalp durması Oktay’ı aramızdan almıştı.

Betonlaşmaması için ömrünü verdiği Boğaziçi’ni gören Alman Hastanesi’ndeki odasında 61 yıllık ömrünü noktalayıverdi.

Onurlu bir düşünür ve Atatürkçüydü de.

Dertlenmesi şehircilik ve çevre ile de sınırlı değildi. Ülkenin içine sürüklendiği geriye gidişe de kafayı takmıştı.

Veda yazısına dönüşen “Ayhavar Hastahana’dakilere” başlıklı yazısında da doktorların “gafanı her şeye takmayacan” öğüdünü nasıl tutacağını bilemediğini anlatıyordu.

Ailesinin, meslektaşlarının, Atatürkçülerin kısaca hepimizin başı sağ olsun. Işıklar içinde yatsın... (Cumhuriyet, 17 Ekim 2013)

***

Hikmet ÇETİNKAYA:

Niye Ansızın Çekip Gitmek!..

Bayramın birinci günü akşam saatlerinde öğrendim Oktay Ekinci’nin öldüğünü…

Yazımın, dün sayfaya konulmadan önce çıkışını almış, düzeltmelerini yapıyordum…

Bizim Ali Edeoğlu, gece amirliğinden aradı:

“Oktay Ekinci’yi kaybettik!”

Oysa bugün (dün) evden çıktıktan sonra Alman Hastanesi’ne gidip, Oktay’la bayramlaşacaktım.

İbrahim Yıldız, gazeteye gelirken öğrenmişti acı haberi…

İbrahim, Ali’yi telefonla aramış, ölüm haberini, yazarlara, izinde olan arkadaşlara haber vermesini söylemişti.

İnanmamıştım!

Kâmil Masaracı’ya telefon ettim…

Kâmil, “Evet, doğru, Oktay’ı yitirdik!” diye yanıt verince bir süre odanın penceresine yöneldim, gökyüzüne baktım.

Acı habere nedense inanmak istemiyordum…

Bayramdan bir gün önce Oktay’ın karısı Zehra’yla görüşmüştüm.

Oktay giderek iyileşiyordu. Yoğun bakımdan çıkarılmıştı ve dün çıkan yazısını da yazıp gazeteye göndermişti.

Odamın penceresine doğru yürüdüm…

Gençler, kadınlar, çocuklar, erkekler bizim ara sokaktan geçiyorlardı…

Yazı masamın tam arkasındaki duvarda yıllar önce Fethiye’de çekilmiş siyah beyaz fotoğraf duruyordu…

Bir balıkçı motoru…

İlhan Selçuk, Oktay Akbal, ben ve Fethiyeli dostlar…

12 Eylül’den hemen sonra…

Sanırım 1984…

Birden aklıma Nail Çakırhan ve Akyaka köyü geldi…

Gökova Körfezi…

Doğa dostu Oktay ve arkadaşları.

Oktay’ın talana, yağmaya, vurguna karşı savaşımı…

*

Ben, mimar Oktay Ekinci’yi 1980 sonrası, sanırım 1983 yılında İzmir Narlıdere zindanından çıktıktan sonra İlhan Selçuk aracılığıyla tanıdım.

Turgut Özal’ın kıyı yağması 1984’te başlamıştı…

O güzelim Göcek ve Fethiye koyları yağmalanıyor, kiraya veriliyordu para babalarına…

Biz de Celal Başlangıç ve Oktay Ekinci’yle o yağmanın üzerine gidiyorduk.

O Boynuzbükü Koyu ve niceleri…

Çam ağaçları kesiliyordu birer birer…

Medyamız, bu yağmaya “devrim” diyerek alkış tutuyordu.

Pek çok medya patronu bu yağmadan payını aldı, gazeteciler zengin oldu.

Turgut Özal başbakan olarak Göcek’i mesken tuttu…

Aradan yıllar geçmiş…

Mimar Oktay Ekinci bir doğa dostu olarak, bıkmadan usanmadan Cumhuriyet’te talanı, soygunu yazmayı sürdürmüştü.

Oktay, sevincin, umudun, insanlığın simgesiydi…

Alçakgönüllü, dost!

Beklenmeyen ölümler acı verir insan yüreği taşıyanlara.

İnsanların bir kültüre, binlerce yıllık tarihe önem vermeleri, erdemdir.

Oktay, sessiz çığlıkların sesiydi, kulağıydı.

Yaşamı farklı kılan, hüznü, sevdayı üretmek, doğa ve insan sevgisinden geçer.

Oktay bunu yarattı yıllarca yazılarıyla ve konuşmalarıyla…

Yılmadı!

Oradan oraya koştu, hiçbir zaman gazetedeki yazılarını aksatmadı.

Geçirdiği beyin kanamasının ardından hastane odasından yazdı…

*

Gökyüzüne bakıyorum gazetedeki odamda yazımı yazarken…

Aşağıya iniyorum…

Bizim çardakta oturuyorum tek başıma.

Akşam saatlerinde bahçede karşılaşırdık Oktay’la…

Takılırdım ona her zamanki gibi:

“Oktay ne bu halin, zayıfla biraz!”

Oktay yok artık…

Bir süre gözlerimi yumuyorum ve Akyaka köyüne doğru gidiyorum…

Azmakbaşı’nda Halil’in meyhanesinde İlhan Selçuk, Nail Çakırhan, Aziz Nesin, Melih Cevdet Anday, Oktay Ekinci, Oktay Akbal, eski bakanlardan Erman Şahin (o yıllarda Muğla Belediye Başkanı) ve ben dostlar sofrasındayız…

Serin bir güz akşamı belki ya da ılık bir ilkyaz…

Kaç yıl geçmiş aradan?

İnanın anımsamıyorum…

Güle güle Oktay, güle güle…

Niye böyle ansızın, bu yaşta çekip gitmek niye? (Cumhuriyet, 17 Ekim 2013)

***

Ali SİRMEN:

‘Hastanenin Boğaz Manzaralı Odası’

Artık yazı da yazmaya başladı diye sevinmiştik.

Bir faranjit muayenesi için gittiğimiz Alman Hastanesi’nde, iki eski dost Coşkun Özdemir ve Zehra Ekinci’yi görünce haberim oldu, Oktay Ekinci’nin beyin kanaması geçirdiğinden.

O sırada, beyin kanaması geçirmekte olduğunu sanıyorduk; pazar günü köşesinde “Hastanenin Boğaz Manzarası” başlıklı yazısını okuyunca geçirdiğine kani olduk.

Salı günü gazeteden aradılar. Oktay Ekinci beyin kanamasını geçirip, atlatamamıştı.

Hastanede eşi Zehra Ekinci anlattı, gazeteden oraya getirildikten kısa bir süre sonra “yazılarımı yazacağım” diye tutturmuştu. Nitekim yazdı da, ölümünün ertesi gününde de gazeteye ulaştırdığı son yazısı yayımlandı.

Ağaçlar ayakta ölürdü; o da öyle öldü.

“Hastanenin Boğaz Manzarası” veda ve vasiyet yazısı, şöyle başlıyordu:

“Yatağımın ayakucundaki pencereden odaya dolan güneş gözümü kamaştırırken, Alman Hastanesi Nöroloji Kliniği’nin güleryüzlü şefi Uz. Dr. Melahat Değirmenci Eser dedi ki: ‘Dün sizi yoğun bakımdan buraya, hastanenin en güzel Boğaziçi manzaralı odasına aldık.’

‘Sağ olun’ dedim o güven dolu gözlere bakarak ve ekledim:

-Biliyor musunuz, bu manzaranın bozulmaması için ben bir ömür emek verdim.”

Çok az kişi, bu kadar veciz bir biçimde ömrünü özetleyebilmiştir.

Gerçekten de kentimizi, güzelliğini, manzarasını korumak için bir ömür vermiş adamdı Oktay Ekinci.

*

Oktay Ekinci, sonradan veda yazısı haline gelen yazısını hastanenin manzarasını koruma çabasını sürdüreceği sözünü vererek noktalıyordu.

Mimardı.

Şehircilik biliminin gösterdiği yoldan yürümeye çalıştı.

Daha Akademi’deyken öğrenci derneği yöneticisi oldu.

Öğrendiğini yaşama geçirmesinin önündeki engelleri kaldırmak için Mimarlar Odası’nda yönetici oldu.

Sonra aynı gerekçelerle Cumhuriyet’te yazmaya başladı.

Kısacası mimarlığının kendisine emrettiği zorunlulukları yerine getirmek için gazeteci oldu, tıpkı bilim adamlığının gereğini yerine getirmek için siyasete atılan Erdal İnönü gibi.

Oktay Ekinci’yi gazeteciliğe zorlayan mimarlığıydı. Ama sonra gazetecinin hası oldu.

Artık ya gazeteci mimar ya da mimar gazeteci olarak tanımlanabilir olmuştu.

Muğla’da İlhan Selçuk’a komşu olan evinde ince mimari gustosunu görmüştüm. Ama o mimarlığını bizim için, bu kente ve ülkeye sahip çıkarak yağmasına talanına karşı koyarken canınını dişine takarak sürdürdü.

Eğer elimizde bir nebze bir şeycikler kaldıysa hâlâ İstanbul’dan, onları Oktay Ekinci ve onun gibilere borçluyuz.

*

Balıkesir doğumlu, Kars kökenli olan Oktay Ekinci bana, hep Onat Kutlar’ı hatırlatır ve belleğimin büyük İstanbulluları köşesinde onun yanında yer alır.

Onat da İstanbullu değildi ama İstanbul’u İstanbul yapanlardan biriydi, Oktay Ekinci gibi…

Oktay Ekinci’nin İstanbul savaşımı daha kentin yozlaşması ve yağmasının bugünkü boyutlarına varmadığı yıllarda başlar ve İstanbul rantının, Cumhuriyeti, demokrasiyi, ülkeyi ve kentimizi yerle bir eden yağma düzeninin temel taşını oluşturduğu bugünlere kadar uzanır.

Mimar gazeteci Oktay Ekinci düzenin özüne parmak basıyor, yağmanın tekerinin böğrüne çomak sokuyordu.

Bu yüzdendir ki nice saldırının hedefi haline gelmişti.

Çıkar çevrelerinin gazetecileri, Boğaz’ı koruma çabaları yüzünden, onun için, resmiyle birlikte şöyle manşetler atıyorlardı:

“İşte Boğaziçi’ni mahveden adam!”

Doğaldı, itirafta bulunup, şu gerçeği yazacak halleri yoktu ya:

“İşte çıkar çevrelerinin kenti yağmalayanların karşısına çıkan adam!”

Oktay Ekinci’nin bu çabaları dediği gibi ömür boyu sürdü. O kadar ki, ölmeden üç gün önce söz veriyordu, manzaramızı koruma çabalarını sürdüreceğine.

Oktay Ekinci öldü.

Bugün toprağa vereceğiz.

Artık manzaramızı koruyamayacak,

“Kim koruyacak?” diye sormayalım. Artık iş başa düştü. Biraz da biz korumaya çalışalım.(Cumhuriyet, 17 Ekim 2013)

***

Orhan BURSALI

Ahh Canım Benim!

Oktay nasılsın? Onu her görüp böyle hatırını sorduğumda, yemekhanede, merdivende, gazetede… O koca gövdesini kucaklamak istediğim adamdı hep… Elimizin altında kayıp gitti… Tutamadık onu… O hiç kimsede artık olmayan, olamayacak, kopyalanamayacak, onu biricik kılan hayatının o müthiş birikimi ile birlikte…

Dünyanın en çok araştırma, geliştirme ve tedavi vb. parası harcanan alanı.. Ama bütün bunlara rağmen, bilim, tıp o kadar aciz ki! Zavallı bir durumda! Gelişiyor melişiyor, bütün bunlar bir zırvalık! Henüz birinci basamakta olup bitiyor her şey!

“Karsça” yazdığı “Ayhavar Hastahana’dakilere” başlıklı o güzelim yazısında da belirtiyor, “meni acil servisten yoğun bakıma alıp yüksek tansiyon darbesiyle ganayan beynime el goyanda, dohtorun ifadesine göre tehlikeyi ucuz atlatmışam… Dohtor dedi ki: ‘İnden bele (bundan böyle) beynini yormayacan, gafanı her şeye tahmıyacan…’ Men de dedim ki: ‘Başüste! Emma görek bu ne cür (nasıl) olacah?”

*

Monitoring… Hastane sayaçları “normali” gösterince yoğun bakımdan odasına alınıyor… Orada iki yazı yazıyor… Derken banyoya kalktığında yığılıp kalıyor… Geri döndürmek ne mümkün! Ölçülemez bir beyin değeri ile birlikte güle güle koca adam, arkasından sadece ağlamak kalıyor bize…

Hani “normal”? Tıp henüz emekliyor. Örneğin Oktay’ın beden fonksiyonlarını odasında yoğun bakıma hiç gerek kalmadan çok daha ayrıntılı ve bütünüyle gözetleyebilecek bir ekran- kontrol sistemi yok. Peki ne oldu? İkinci bir yüksek tansiyon atağı mı, yoksa ilk atağın beyindeki tahribatının, izlenemeyen görünemeyen “yürümesi” mi? Ne?! Tıp, çok şey biliyor gibi ama bir şey bilmiyor gibi…

*

Yer değiştirmemiz söz konusu olabilse, büyük bir gönül rahatlığıyla evet diyebileceğim insanlardan biri…

Hepimiz gideceğiz. Bu toplumu ve dünyayı en olumlu etkileyebilecek kimler varsa dünyada, onlara öncelik verebilmeli insan!

Fiziksel varlık açısından herkes değerlidir de, fiziksel değer açısından şüphesiz kimse eşit değil ve hayatlar karşılaştırılabilir zerre kadar değil…

*

Oktay kilolarıyla boğuştu her zaman… Çok kilo verdiği zamanlar da oldu, işi oluruna bıraktığı zamanlar da…

Ama “trigeminal nevralji”den çektiği kadar hiçbir şeyden çekmedi! İnsanda bundan daha şiddetli bir ağrının olamayacağı söylenir. Beyninizden çıkar ve yüzünüzün en önemli bölgelerini vurarak sizi yarım insana dönüştürür. Kendini yataktan yatağa atan yakınlarımı bilirim! Birkaç saniyelik, adeta yüzünüze saniyelik yıldırımlar düşmüş ve yakıp geçiyor gibi…

Sevgili Oktay, insanın işi bitmiyor ama dünya işimizi bitiriyor…

Kültür, koruma, kent, kentlilik bilinci, uygarlıklara ve bıraktığı eserlere karşı o derin sevgin ve saygın…

Günün rezil çıkarcılıklarından, faydacılıklarından arınmış, iktidarların ve onların hizmetindeki rezillerin ve alçakların, beşinci sınıf aşağılıkların bütün dayatmalarına karşı, dimdik ve tek başına…

Bir insan mı; insan..

Bakalım biz geride kalanlar ne yapacağız…

Utanarak mı yaşayacağız, yoksa bize emanet bu kısa süreli yaşamın hakkını verebilecek miyiz?

Her an, her gün, her ay buna tanıklık edecek…(Cumhuriyet, 17 Ekim 2013)

***

Şükran SONAR

Ağaçlar Ayakta Ölür

Prof. Coşkun Özdemir Hoca, uzmanlık alanından gelen ayrıcalıkla sık sık hasta odasına giriyordu… Son ziyaretinin ardından yine gazeteye gelip tek tek önüne gelene ayrıntılı bilgi verirken elinde olmadan gülüyordu… Doktoru yanında, hastalığının gidişine ilişkin bilgi vermiş; uzun, özenli bir tedavi, en çok da çalışma temposunun düşürülmesi gereğinden söz etmiş. Oktay Ekinci’yi söz dinleyecek hasta kalıplarına sokmak, olağanüstü koşturma, çalışma temposundan uzaklaştırabilmek öyle kolay, olası bir iş değil… Doktoru odadan çıkar çıkmaz, Urfalı olan Coşkun Hoca’yı yakın günlerde Urfa’da yapılacak kültür mirası, mimarlık etkinliklerine birlikte gitmek üzere kandırmaya koyulmuş… Sevgili eşi Zehra Ekinci, çocuklarını kandırmak için geçerli bu yol için direnip durmuş… Hoca, “Ben yataktan çıkamazsın, Urfa’yı unut, ilerde başka zaman..” diyorum… O hastalığını yok sayıyor; “Koluma girersin birlikte uçağa biner gideriz. Bu toplantı çok önemli. Katılmam şart” diye diretiyor. Hastalığını yok sayıyor diye anlatıyor…

Sevgili eşi; “Beni aklına estikçe ara, ama ne olur ziyarete gelme. Gazeteden, işle ilgili birilerini gördükçe, yataktan çıkmaya kalkıyor. Hastanede zor tutuyoruz, zaptedemiyoruz” türünden bilgilendirmelerle, derdini dostları ile paylaşıyordu… Sosyal sorumlulukları üzerinden bu kadar işkolik, bedenini, sağlığını bu kadar çok zorlayan bir başka insanı galiba tanımadım… Gazetede fenalaşıp hastaneye kaldırıldığı gün arkadaşları saatlerce zorlamış… Kimselerin ayakta duramayacağı hallerde, “Şu raporu da bitireyim, şuraya telefon etmem lazım, şuraya da gitmeliyim..” diye diye uzun yıllardır çok ağrılı durumlar için aldığı güçlü ağrı kesicilerle, besbelli doktorların durumuna el koyacaklarını bildiği hastalık halinde ellerine düşmemek üzere hastaneye kaldırılmamaya saatler boyu direnmiş…

Kırk yılda bir, bir yol üstü durumla gazeteye en erken gelmiş olanlar da dahil, yazı işlerinden hiçbir gazeteci arkadaşın “Ben Oktay’dan önce gelmiştim..” diyebileceği örnek yoktur. En erken teşrif buyuranlardan çok önce, genellikle gün, doğru dürüst ağarmadan masa başına oturuşu görülmez, saatler sürmüş masa başından mimarlık, oda, kent korumacılığı, ulusal, başka kentler, uluslararası pek çok etkinliğin hazırlıkları, gazetecilik üzerinden o sabaha giren işler tamamlanıp dışarıdaki işler için çıkış yaptığı saatlerde ancak bizler teşrif buyurmuş oluruz… Bir de herkes gazeteden ayrılırken gelip masa başına çakıldığı akşam saatlerini ekleyin… Ben haftada birden fazla, ayda 5-10 kez başka kent ya da ülkede ilgi alanlarının tümüne giren toplantı, seminer çalışması diyeyim, siz üzerine ekleyin…

*

Soluksuz karayolu, havayolu yolculuklarından sonra evde, otellerde olunca sınırlı dinlendiğinizi sanırsınız değil mi? Birlikte başka kentlerde katıldığımız etkinliklerden tanığım… Bizim üzerimizden uçan sinekler kalkmamışken, o ayakta kim bilir hangi işler peşinde koşmuştur. Sabah kahvaltı saati öncesine en sınırlısı ile kent keşif turu, verilmiş özel iş randevuları girmiştir. Rehberlik yapmadığı konu, uzmanlık alanı yok gibidir. Kastamonu’nun tarihi mezarlarıyla ilgili bütün ayrıntılar, pazardan nereden organik tarım ürünü alınacağına kadar her ayrıntıda doğal rehberimizdir…

Anadolu Aydınlanması, uygarlığı üzerinden bilgeliği, tezleri benim için yılların Mimarlar Odası yöneticisi, anıtlar kurulu bilirkişiliği görevlerinden çok daha anlamlı, kalıcı… Anadolu’nun ne kadar çok kentinde, ne kadar çok kalıcı, korumacı çalışmalarda oynadığı çok büyük rolleri bildiğim halde bunu söylüyorum… Kim bilir kaç merkezde, kaç önemli rant uğruna yağmayı durduran iradenin en etkin kişilerinin başında rol almıştır. Kim bilir kaç yerleşim merkezinin kimliğinin keşif, korunmasında ne kadar anlamlı katkısı, emeği vardır. Sayılamayacağı için birkaç örnek vermek, kimliğine, emeğine haksızlık olacaktır. Kentleşmenin, daha doğrusu uygarlığın insandan yana, toplumsal işlevle, kültürel değerleriyle korunmasında gerçek önderlerden biri olduğu kuşku kaldırmaz…

Ama benim için Oktay Ekinci, tek tek arıdan daha çalışkan, inatçı kimliği ile söz konusu alanların tümünde birden yaptığı hizmetlerle önemli olmanın ötesinde, Anadolu Aydınlanması, uygarlığı üzerinden çok yalın, anlaşılır bize aktardıkları ile çok ama çok değerli… Anadolu Aydınlanması, uygarlığı, sentezinin bu topraklarda yaşamış, bu toprakları paylaşmış, geçmiş ve bugün yaşayanları ile bundan sonra yaşayacakların, farklı ırklar, dinler, uygarlıklar üzerinden yarattıkları değerlerin bir bütünü, sentezi olduğunu o kadar güzel anlatır ki… Cumhuriyet, Atatürk devrimleri ile işte bu sentezin odak yapılıp geleceğimizin, değerlerimizin çimentosu haline getirilişini öylesine anlaşılır dile getirir ki… Atatürk Anadolu uygarlığını anlatırken o tarihe kadar yapılmış bilimsel çalışmalar, kazıların geriye gidebildiği yıllara kadar iner. “İşte bütün bu uygarlıkların, kültürlerin bir sentezi” derdi… Ondan sonra yapılan bilimsel çalışmalarla Anadolu uygarlığının çok daha gerilere dayandığı ortaya çıktıkça, “Anadolu uygarlığı, kültürlerinin sentezi daha geniş bir tarihe oturuyor” derdi...(Cumhuriyet, 17 Ekim 2013)

***

Emre KONGAR

Tarih, Kent ve Doğa, Bir Dost Yitirdiler

Oktay Ekinci sadece bir mimar değildi…

Bir tarih dostuydu…

Bir kent dostuydu…

Bir doğa dostuydu…

Çünkü Oktay Ekinci, insanın ancak tarih, kent ve doğa bağlamında geliştiğini bilirdi!

Tarih, doğa ve kent, Ekinci’nin kafasında, insanı insan yapan değerlerin başında gelirdi.

*

Yaşamını, tarihin, insan odaklı kentsel yapının ve doğanın korunmasına adamıştı:

Bilgiliydi…

Kararlıydı…

Çalışkandı…

Dürüsttü…

Demokrattı…

Örgütçüydü…

Yaptığı işi ciddiye alırdı…

Eşi Zehra ile tam bir uyum içinde çalışırdı…

Ulusal Kanal’daki programını da, Cumhuriyet’teki yazılarını da çok özenle hazırlardı.

*

Onunla ne zaman nasıl tanıştığımı anımsamıyorum…

Ne kadar geriye gidersem gideyim, Oktay ve savunduğu tarihsel, kentsel, doğal değerler hep yanımda…

Zihnimde ve yüreğimde!

Sanki daima vardı…

Daima da var olacak!

Öldüğüne inanamıyorum…

Zaten onun gibi insanlar ölmez:

Sadece bedenleri aramızdan ayrılır!

*

Türkiye’nin Türkiye, medyanın medya, televizyonun televizyon olduğu zamanlar, Şakir Eczacıbaşı ve Oktay Ekinci ile birlikte NTV’de çok güzel programlar yaptık:

Kültür bilincini geliştiren, tarihi, kentsel dokuyu, doğayı korumaya yönelik programlardı onlar.

*

Kültür Bakanlığı Müsteşarlığım sırasında en büyük desteği ve yardımı ondan görmüştüm…

Türkiye’nin tarihini, doğasını ve yaşanabilir kent dokusunu korumak için yaptığı katkılar hâlâ efsane gibi anlatılıyor!

*

Müsteşarlıktan ayrıldıktan sonra, Cumhuriyet’te yazmam için öncülük ve aracılık eden de Oktay’dı.

Kendimden bir parçayı yitirmiş gibiyim…

Nur içinde yatsın! (Cumhuriyet, 17 Ekim 2013)

***

Güray ÖZ

Yetim Kaldınız Ey Çevreciler

Derin koyu siyah bir sessizlik indi önce. Işık kayboldu. Sonra yavaşça beliren alaca karanlıkta Oktay’ın gür sesini duydum. Sonra yine karanlık. Anlatabileceğimi sanmıyorum. Denemem bile tuhaf olur. Salı buluşmalarında hikâyelerinden bir yenisini söylemek için, sözün sonunu bulamayanları nasıl sabırla beklediğini biliyorum. O derin ağrısını nasıl gizlediğini de biliyorum. Yüzüne yansıyan sancının içinde yitip gittiğini hatırlarken, söylemem gerek ki ey çevreciler, artık yetim kaldınız. Acelesi vardı ve sancısının derinlerinde bile defterinin içindeki randevuları birbiriyle çakıştırmadan düzenler, tümüne de yetişirdi. Bir son buluşma varmış, ne bileyim.

*

Yetim kaldınız ey çevreci kardeşler. Belki de siz çevreciliğin entelektüel boyasının henüz dışına çıkamadınız; yollara düşen bu dev adamı pek de iyi tanıyamadınız. Babanızdı o sizin. Sizin korumak için çabaladığınız, dertlendiğiniz çevrenin yakın arkadaşı, dostuydu. O çevreyi anlatırken çevre onu dinler, köylüler ırmaklarının kenarına dizilir, yeşil tüm tonlarıyla ortaya çıkardı. Kitaplarının ağırlığından bel vermiş kitaplığının önündeki ahşap masasının üzerinde duran eski telefon, eski bir sesle çaldığında o birine, bir şeye yetişmek için masasından doğrulurdu. Yanında küçücük kaldığım bu dev çevreci ile arada bir yaşlarımızı karşılaştırdığımızda, sırayı bozmaması gerektiğini söylerdim. Hiç niyeti de yoktu çekip gitmeye, ama nasıl oldu bilmiyorum, pek çoğumuzu atlattı, sırayı bozdu. Beklemeyi bilemediği için, işte şu derin siyah sessizliğin içinde kızgınım ona.

*

Hep acelesi olan adam, hep acelesi olan çevreci, hep acelesi olan mimar, hep acelesi olan Azeriydi o. Onun Ayhavar’lı hikâyeleri de bir salı akşamı başladı. Yaşadığımız günleri anlatır, pek güzel kullandığı lehçesini gazete sayfasına taşırken, muzip çizgilerle yüzünde beliren incecik sevinci de görmüştüm. Çünkü bir şeyi başarmanın çocuksu sevincinin ne demek olduğunu bilen büyük adamdı o.

Arada bir salı masasında soluklandığında anlattığı hikâye de acelesi olanın, çevrenin, yavaş yavaş kendini yitiren kentin, İstanbul’un, öteki kentlerin, yitip giden dünyanın hikâyesiydi zaten. Kentlerin kimyasını bozanlarla, rant peşinde koşan para babalarıyla kavgalarında aldığı yaraları gururla anlatırken, yüzünde gittikçe derinleşen izleri kim biliyor ki? O izlerin arkasında yitirdiği dostlarının, hapistekilerin, zulme uğrayanların isimleri vardı; hepsini tek tek andığı arkadaşları, dostları resmedilmişti. Hastane odasında bunca talana, bunca ihanete rağmen güzelliğini hâlâ koruyan Boğaz’a bakarken duyduğu hüznü anlayabiliyorum da, ey çevreci kardeşler siz de anlayın ki artık, babanız öldü.

*

Babanız öldü çevreci kardeşler, mimar arkadaşlar, gökdelenlerle gökyüzleri delinen kent sakinleri, yetimsiniz artık siz de biraz benim gibi. Ben sırasını beklemeyi bilmeyen aceleci arkadaşımı yitirdim. Siz belki biliyorsunuz, belki daha bilemediniz, daha bilincine varamadınız ya, babanız öldü.

Doktorlarının “artık beynini yormayacaksın” dediğinde kendisinden olmazı istediklerini bildi Oktay. “Peki, yazıh beynim niye ganadı; meni bu hallere tüşürdü? Dohtor dedi ki: ‘İnden bele (bundan böyle) beynini yormayacan, gafanı her şeye tahmayacan…’ Men de dedim ki: ‘Başüste! Emma görek bu ne cür (nasıl) olacah?’ Bunu fikrederken gördüm ki odadaki televizyada ‘Balyoz’ davasınnan söz açıp… hamı deyir ki: ‘Huguk galmadı.’ İndi deyin görüm ay dostlar, men bu yazıh beynime ne diyim; ‘Senin eyi olman üçün gerek heç oralı olmayasan, aldırmayasan’ diyebilmeh golay mı? İşte bele bir hastalığa yagalanmışam ki ya beynimi gandıracığam ya da gerçehleri yoh gabul edecem…” Kandıramadı beynini Oktay.

Siz de işte böyle yetim kaldınız ey çevreciler, ey kent düşkünleri…

Farkında mısınız bilmiyorum, babanız öldü.(Cumhuriyet, 18 Ekim 2013 )

***

Rahmetli Oktay EKİNCİ'nin anısını, yaptıklarını ve düşüncelerini yaşatmak için, onun gibi düşünenlerin ellerinden gelen tüm çabayı göstereceklerine inanmak istiyorum. Nur içinde yatsın !..

(Yazının İlk Yayım Tarihi: 18 Ekim 2013)

aakyol

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir