Ord. Prof. Dr. Reşat KAYNAR

res-resatkaynar02

Türkiye’nin yetiştirdiği en değerli akademisyenlerden olan, Cumhuriyet tarihini çok iyi bilen, Atatürk’e gönülden bağlı, Hocaların Hocası, Ord. Prof. Dr.Reşat Kaynar, 10 günlük bir yoğun bakımın ardından, 24 Mayıs 2006 günü saat 05 00′te, vefat etti.

Kaynar, üyesi olduğu Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nca düzenlenen “Doğumunun 125. Yılında Mustafa Kemal Atatürk Uluslararası Sempozyumu”nda bir konuşma yapmak üzere 14 Mayıs’ta Ankara’ya gelmiş, ancak kaldığı otelde aniden rahatsızlanmıştı.

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Bölümü’ne kaldırılan Kaynar, beyninin sol tarafında infarkt (dolaşım bozulmasına bağlı nekroz) saptanması üzerine solunum cihazına bağlanmıştı.

Sayın Reşat Kaynar için, 26 Mayıs Cuma günü saat 10.30′da, MÜ Göztepe Yerleşkesi Dr. İbrahim Üzümcü Binası Kültür Merkezi Konferans Salonu’nda bir tören düzenlendi.

Ord. Prof. Dr. Kaynar’ın Türk Bayrağı’na sarılı naaşı başında saygı duruşunda bulunulması ve İstiklal Marşı’nın okunmasıyla başlayan törende konuşan MÜ Rektörü Prof. Dr. Tunç Erem,

 ”Türk bilim dünyasının seçkin, adı Atatürk denince akla ilk gelen isim, bir kültür adamı, bir canlı kütüphane, insan yetiştirmeyi sanat haline getirmiş ustaydı. Yaşadı, yaşattı, öğretti, yetiştirdi, dünyaca tanınmış eserlere imza attı ve başarılı meslek yaşamında 78. yılı geride bıraktı” dedi.

Prof. Dr. Erem,

“Kaynar, bizleri acılar içinde bırakarak bu dünyadan göç etti. Hayatları uluslarının varlığı üzerinde yer etmiş kimseleri layık oldukları yere mümkün olduğu kadar doğru ve tarafsız olarak oturtmak, anı tadındaki geçmişin izleri üzerinde derlediğimiz bilgiler çerçevesinde bu insanlara hayranlık duymak, onları örnek almak, hepimizin, en doğal görev ve sorumluluklarından biridir” diye konuştu.

Ord. Prof. Dr. Kaynar’ın naaşı, konuşmaların ardından dua okunduktan sonra cenaze aracına konularak alkışlar eşliğinde Levent Camii’ne uğurlandı.

Kaynar,  aynı gün Levent Camii’ndeki öğle vakti kılınan  cenaze namazının ardından Zincirlikuyu’daki aile mezarlığına defnedildi.

Değerli büyüğümü tanıma onuruna erişmiş, özel daveti  üzerine,  güzel bir yaz sabahı, Çınarcık’ta bir sabah kahvaltısında  uzun uzun sohbet etmiştik.

Ölüm yıldönümünde, saygı ve rahmetle anıyorum.

Bütün yaşamı boyunca insanları aydınlatmayı meslek edinmiş bir bilim adamı olarak ender rastlanan bir kişilik örneği idi. Öğrencilerine dahi belli bir saygı gösteren, disiplinli ve anlatımı ile kendisini dinleyenleri adeta büyüleyen bir ifade tarzına sahipti.

Türk tarihinde önemli bir iz bırakmış olan Sayın Reşat Kaynar, 1910 yılında Üsküdar’da doğmuştu.

Kaynar, ilkokulu Üsküdar Ayazağa’da, lise eğitimini Darülmuallim’de bitirdi.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun olan Kaynar, mezuniyetinin ardından  tarih öğretmenliği görevine atandı.

Kaynar, akademik kariyeri sırasında İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde dekanlık görevinde bulundu.

Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Siyaset, Hukuk, Atatürkçülük ve İnkılapçılık dersleri verdi.

Atatürk Yüksek Kurulu Başkanlığı görevinde de bulunan Ord. Prof. Dr. Reşat Kaynar, 1932 yılında, Haydarpaşa Lisesi’nde tarih öğretmenliği yaptığı sırada, Ankara’da düzenlenen ilk “Dil-Tarih Kongresi”ne Atatürk tarafından davet edildi.

Sayın  Kaynar, o günlerle ilgili anıları şöyledir:

“Bu kongre, 6 gün sürdü. Kongre sonunda Atatürk bizimle çaylı bir toplantı yaptı. Atatürk bize ‘Muhterem hocalar istediğiniz konuda istediğiniz soruyu sorabilirsiniz’ dedi. Evvelâ derin bir sükunet vardı. Fakat Atatürk, ‘Muallim arkadaşlar çekinmeye gerek yok. Herkes istediği soruyu sorabilir’ dedi. Bunun üzerine birkaç soru soruldu. Birincisi ‘Devletlerin dine ihtiyacı var mı?’ sorusuydu. Biz böyle bir soru sorulmasını istemiyorduk. Çünkü Atatürk bu konudaki görüşlerini söylemiş, ‘Türkiye Cumhuriyeti laik bir Cumhuriyettir’ demişti. Atatürk büyük bir sükunetle ‘Muhterem hocam’ diyerek söze başladı. Aradan 72 yıl geçmesine rağmen sesini duyar gibiyim… Çünkü onda bir belagat vardı. Konuştuğu zaman insanı etkileyen bir ses tonu sabrında bir çekiciliği vardı. Bize, ‘Muhterem hocam, dinsiz devlet olmaz ve dinsiz devlet devam etmez diyorlar. Fakat din Allah ile kul arasındadır. Hiçbir zaman araya başkası giremez. Ama Allah ile kul arasına din simsarı denen hacılar hocalar giriyor ve dini zedeliyorlar. Biz Müslümanlıkta dinin menfaat, siyaset ve ticaret yolunda alet edilmesini istemiyoruz. İstiyoruz ki din, Müslümanların safiyeti gibi iman edenlere intikal etsin. İşte bunun için mücadele ediyoruz. Dini maddi menfaatleri üzerinde kullanmak isteyenlere karşı mücadele edemiyoruz. Aynı zamanda düşünüyoruz ki en nefret edilecek insanlar bunlardır’ dedi.”

“Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat” adlı eseri ile “Profesörler Kurulu” tarafından 1954 yılında “Ordinaryüs Profesörlük” unvanına layık görülen Kaynar, 96 yaşında olmasına rağmen halen konferans ve kongrelerde Atatürk ve laiklik konularında konuşmalar yapmaya ve çeşitli üniversitelerde doktora öğrencilerine ders vermeye devam ediyordu.

Kaynar’ın 24 Mayıs 2006 günü vefatının ardından, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER, bir mesaj yayınladı:

“Değerli bilim insanı Ord. Prof. Dr. Reşat Kaynar’ın vefatından büyük üzüntü duydum.

Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen dönüşümlerin ve yeniden yapılanmanın yakın tanıklarından ve sürekli savunucularından olan Reşat Kaynar, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı, Atatürkçü düşünce sisteminde aydın kuşaklar yetiştirilmesi için özveriyle çaba göstermiş, çalışmalarıyla tarihimize ışık tutmuştur.

Ord. Prof. Dr. Reşat Kaynar, yaşamı, çalışmaları ve yapıtlarıyla örnek olmayı sürdürecek, her zaman saygıyla anılacaktır.

Kendisine Tanrı’dan rahmet, ailesine ve Ulusumuza başsağlığı diliyorum.”

(Sayın Muhsin Sevencan ile Sayın Veysi Seviğ’in rahmetli Reşat Kaynar ile ilgili anı ve tespitlerini aşağıya yazıyorum.)

xxx

Son Ordinaryüs Profesör Reşat Kaynar (Ölümünün 1. yıldönümünde)

Türkiye’nin son Ordinaryüs Profesörü Reşat Kaynar, üyesi olduğu Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nca düzenlenen “Doğumunun 125. Yılında Mustafa Kemal Atatürk Uluslararası Sempozyumu”nda bir konuşma yapmak üzere 14 Mayıs 2006 da Ankara’ya gitmişti. Ancak kaldığı otelde aniden rahatsızlanmıştı. 10 günlük yoğun bakım sürecinden sonra vefat etti. 96 yaşındaydı. Ve 26 Mayıs 2006 da Marmara Üniversitesi’nin düzenlediği törenin ve Levent Camii’ndeki cenaze namazının ardından defnedildi.

Yirmi yıldan fazla tanışmışlığımız vardı.Her yaz Çınarcık’ta kalırdı. Yalova’da tam altı kez gençlere yönelik konferans verdi. Yazları üç ayın her günü sohbet ederdik. Özel sohbetler yaparak 19 Mayıs’tan Büyük Taarruz’a kadar  Milli Mücadele filmleri hazırladık. Ölümünün yıldönümünde çektiğimiz bu filmleri tekrar izledim. Gençliğe öğütlerinde Atatürk hakkındaki şu cümleleri çok dikkatimi çekti:

“Bütün dünyanın dehasını takdir ettiği bir insanı aradan zaman geçtikten sonra hafızanın zaafından faydalanmak suretiyle unutmak veya unutturmak nankörlüktür. Bu nankörlüğe yeni kuşakları katiyen sevk etmemek lazımdır. Çünkü Türkiye bu yeni kuşaklara muhtaçtır. Türkiye bu yeni kuşakların aynı milli mücadelede olduğu gibi büyük bir feragatle hareket etmesini istemektedir.”

Sonra da ölümünün yıldönümünde konuşmasına sadık kalarak kendi ağzından hayat hikâyesini büyük bir mücadele örneği olarak sunmayı benim iki yaşımdan daha büyük olmasına rağmen dostluk vefası olarak yazıya döktüm:

“1910 yılında Üsküdar’da doğdum. Babam kıdemli Yüzbaşı Halil Efendi I. Dünya savaşında Çanakkale’de Mustafa Kemal Paşa’nın emrinde görev yapıyordu.İstiklal Savaşı’nda babam Kocatepe’de vazife görürken dayım da Koca Çimen’de Mustafa Kemal’in emrindeydi. Aile olarak biz milli mücadelenin çocuklarıyız.10 yaşındaydım. I. Dünya savaşının açlığını, sefaletini felaketlerini gördüm. Annem de Maide Hanım.  150 senelik Üsküdarlı. Hayatım boyunca annemin sevgisini taşıdım. Öldüğünde onu yanağından öpmüştüm.85 yıldır o sıcaklığı hala hissederim.

Çocukluk hayatım sıkıntılarla geçti. Babam emekliye ayrıldı. Emekli maaşı kâfi gelmediği için bir dikiş makinesi aldı. Annem onunla çorap örerdi. Haftada bir defa babam pazara çıkar annemin ördüklerini tüccara satardı. Biz bu şekilde geçinirdik. Hayatımız sıkıntı ve dertlerle doluydu. Çocuk olduğum için Milli mücadeleyi sadece katılamadım. Fakat milli mücadeleden sonra kazandığımız milli gururumuzun hala etkisi altında yaşamaktayım. Ve o gururu en iyi şekilde temsil etmekteyim.

İlkokula başlamamızı annemiz sağladı. Çünkü babam harpteydi. Yanımıza gelemiyordu. O dönemde ise her mahallede bir mahalle mektebi vardı. Sübyan mektebi derlerdi. Üsküdar’da Ayazma’da 3. Mustafa’nın yaptırdığı Mustafa-i Salise okuluna devam ediyordum.  6 yıl bu okula devam ettim. Lise tahsili için gereken maddi imkânım yoktu. Bunun için biz muallim mektebine müsabaka ile girdik. 5 yıl da orada okudum. Darü-l Muallim de hocalarımız çok kıymetliydi.

Burada çok önemli bir hatıram vardır. Atatürk büyük mücadeleden ve zaferin kazanılmasından sonra Bursa’dan İstanbul’a geldiğinde öğretmenleri ziyaret etti. Hep yanımda beş on öğretmen bulunsun isterdi. Ben de o gurup öğretmenlerle Mustafa Kemal Paşa’nın ilk defa orada huzuruna çıktım.

O adeta öğretmenleri imtihana çekti. Soruyordu: Siz çocuklarınıza hayatın nasıl başladığını ve nasıl geliştiğini hangi şekilde öğretiyorsunuz?  Doğrudan bizim Âdemle Havva hikâyelerini mi anlatıyorsunuz? Yoksa meseleleri ilmi fenni bilgilerle mi açıklıyorsunuz?

Hocalarımızın hepsi bizi nasıl yetiştirdiklerini anlattılar. Cemal Bey, İbrahim Alaattin Bey, Selahattin bey. Hepsi de çok kıymetli hocalarımızdı. Konuşmanın sonunda Mustafa Kemal ayağa kalktı ve hocaların elini büyük bir hürmetle sıktı. Talebelerin de elini sıktı. Ben de onların içindeydim.

O zaman Darü-l Muallimin yokluk içindeydi. Mesela Selim Sırrı Bey bize beden dersine gelirdi. Beden terbiyesi verirdi. Sonradan İsviçre’den Jhonson diye bir hoca getirdi bize. Ve biz dik yürümesini öğrendik. Yürümeyi bilmiyorduk. Bükülerek hareket ediyorduk 5 yıl da orada okudum. Oradaki hocalarımız bu günkü üniversitenin üzerinde hocalardı. Seviye böyleydi.

Son sınıfta ben daha da gelişmek istiyordum. Atılım yapmak istiyordum. O sırada Atatürk, Ankara Hukuk Mektebini açtı. Ve imtihana girdik. 3 yılda bu okulu bitirdim. Hukuk fakültesinde okurken aynı zamanda ilkokul hocalığı yapıyordum. Geçinebilmek için çalışmam lazımdı. Benim hocalık hayatım Keçiören’deki hocalığımla başlar. Ben o gün yetiştirdiğim öğrencileri hala hatırlarım. Artık Türkiye gelişmeye başlamıştı. Atatürk eğitim öğretime çok değer veriyordu. Ben hem orada hocalık yapıyordum bir yandan da geçimimi kazanıyor ve hukuk fakültesi derslerine devam ediyordum.

Çok mücadele ettim. Adeta hayat kavgası yaptım. İlkokul öğretmenliği içinde Hukuk fakültesini bitirdim. Ama ben daha kuvvetli ve hümanist bir kültür elde etmek istiyordum. Çok kitap okuyordum. Tüm paramı kitaplara yatırıyordum. Hiçbir zaman ders ezberlemezdik.  Okuduğumuz her şeyin tahlilini yapar güzel sonuçlar elde ederdik.

İstanbul’da 2. bir fakültede felsefe şubesinde okumak istiyordum. Beni İstanbul’a tayin edin diye başvuruda bulundum. Hiç unutmam Cevat  Lütfüoğlu genel müdürdü. Onun huzuruna gittim. Ve ben felsefe tahsili de yapmak istiyorum dedim. Tam olarak ne istediğimi sordu. İstanbul’da bir ortaokulda tarih öğretmenliği yapabileceğimi söyledim. O da bana pekâlâ ben olayı bir irdeleyeceğim ve sonra sana söyleyeceğim dedi. Ben bir ay süresince onun yanına gelgit yaptım. Hiç üşenmedim. İsteğimi tekrar ettim. Bir sürü şahsi mücadeleler yaptım ve hiç yılmadım.

Gençlerimiz de hiçbir zaman yılmamalı. Bu mücadele beni hayata hazırladı. Sonra Kabataş Lisesi’nde stajer öğretmen olarak tayinim çıktı. Bir ay sonra çarşambadaki kız ortaokuluna Tarih hocası oldum. Benim Darü-l Fünun yolculuğum böyle bir süreçten geçmişti.”

Ruhu şad olsun. Rahmetle…”

(Muhsin SEVENCAN, Haberci, 24 Mayıs 2007)

xxx

Hocam Ord.Prof.Dr. Reşat Kaynar

Geçtiğimiz hafta Cumhuriyet tarihini ülkemizde en iyi bilen, Ulu Önder Atatürk’e gönülden bağlı, hukukçu, hocam Ordinaryüs Profesör Reşat Kaynar’ı kaybettik.

Bütün yaşamı boyunca insanları aydınlatmayı meslek edinmiş bir bilim adamı olarak hoca, ender rastlanan bir kişilik örneği idi. Öğrencilerine dahi belli bir saygı gösteren, disiplinli ve anlatımı ile kendisini dinleyenleri adeta büyüleyen bir ifade tarzına sahipti.

Reşat Kaynar Hoca’nın “Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat” adlı kitabı bizleri öğrenciliğimizde çok etkilemişti. Osmanlı İmparatorluğu’ nda çağdaş devlet yönetimi anlayışına yönelik yapılan ilk atılım olarak karşımıza çıkan “Tanzimat Fermanı”nı bizlere anlatan ve sonra Ulusal Kurtuluş Savaşımızı öğreten Reşat Kaynar Hoca hiçbir öğrencisinin belleğinden silinemeyecek bir yurtsever olarak anılacaktır.

Reşat hoca son derece ciddi ve karşısındakine küçük büyük demeden saygı gösteren bir kişiliğe sahipti. Rahmetli hocamız ile olan iki ayrı anım benim belleğimde ilk günkü biçimiyle silinmeyecek bir şekilde yer almıştır.

1910 yılında Üsküdar’da doğan hocamız Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olup özellikle yenilikçi hareketlere olan tutkusu nedeniyle başlangıçta tarih üzerine çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Bir süre çeşitli eğitim kurumlarında özellikle devrim tarihi üzerinde dersler vermiştir.

Derin hukuk ve tarih bilgisi yanında Osmanlı İmparatorluğu’nda başlayan yenilikçi arayışlar çerçevesinde özellikle “Tanzimat” üzerine çalışmalarını yoğunlaştırmıştır.

Hocamız Reşat Kaynar üyesi olduğu Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu tarafından düzenlenen “Doğumunun 125. yılında Mustafa Kemal Atatürk Uluslararası Sempozyumu’nda bir konuşma yapmak üzere 14 Mayıs 2006 tarihinde Ankara’ya gitmiş ve kaldığı otelde rahatsızlanarak tedavi görmek üzere kaldırıldığı Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde hayata veda etmiştir.

Uzmanlık alanı dışında “Borçlar Hukuku” dersini de veren Reşat Kaynar hoca bu alanda da öğrencilerine öğretici olmuştur.

Reşat Kaynar Hoca’yı üniversitenin ilk yıllarında üst sınıftaki arkadaşlarımın önerisi üzerine dinlerken etkilenerek, bilahare derslerine kesintisiz olarak devam ederek tanıdım.

Daha sonra da hoca, Borçlar Hukuku hocamızın yurt dışına gitmesi nedeniyle bir dönem “Borçlar Hukuku, dersimize gelerek bizlere borçlar hukukunun genel hükümlerinin bir bölümünü anlattı.

Hocamızın ders veriş tarzı farklı idi. O ders anlatırken bir anlamda olayları yaşar gibi bizlere aktarırdı. Bu anlatım tarzı tüm öğrencilerin ilgisini çekerdi.

Bizim üniversite eğitimimiz sırasında sözlü sınavlar vardı. Borçlar hukuku sözlüsüne girmek üzere sıramızı beklerken, öğle saatlerinde sınav odasının kapısı açıldı ve Reşat Hoca dışarı çıktı. Ben de sınava girecek diğer bir arkadaşımla elimizde borçlar hukuku kitabı ile birlikte hoca ile karşı karşıya kaldık. Reşat Hoca bizim hangi sınava gireceğimizi bilmiyormuşçasına siz hangi sınava giriyorsunuz diye sordu. Arkadaşım ve ben hocanın ciddi tavrı nedeniyle sorusuna cevap veremedik. Ancak ilerleyen saatlerde önce arkadaşım sınava girdi, içerde uzun bir süre kaldıktan sonra çıktığında hoca neredeyse tüm okuduklarımızı sözlü olarak sordu diye yakındı. Bilahare ben sınava girdiğimde şimdi hatırlamıyorum ama belki on-on iki adet sözlü soru sorarak uzun süre beni de sınava tabi tuttu. Sonuçta her ikimiz de borçlar hukukundan geçmiştik. Hocanın adeti kapı önünde bekleyenleri içerde daha çok terletirmiş, bunu bizzat yaşayarak öğrenmiştik.

Üniversite eğitimizi tamamlamıştık. Okula galiba, bir mesleki sınav için yanımda o vakit henüz evli olmadığım eşimle birlikte gitmiştik. Dış kapıdan içeri girmek üzere iken fötr şapkası başında olan hocamızla karşılaştık. Ben hemen hocama selam vererek elini öpmek istedim. O elini öptürmeden başındaki fötr şapkasını büyük zarafetle eline alarak önce yanımda bulunan henüz evliliğimiz gerçekleşmemiş olan eşimin elini sıktı, sonra da benimle tokalaşarak hal ve hatırımı sordu. Hocanın o günkü davranışını bu günkü gibi hatırlıyorum.

Hoca, ciddi bir bilim adamı olması yanında zarif ve çağdaş görüntüsü ile ülkemiz açısından her yönü ile örnek bir insandı. Hocaların hocası idi. Etrafına aydınlık saçardı. Yenilikçi, atılımcı ve heyecanlı idi. Heyecanını hiçbir vakit yitirmedi.

Reşat Hoca’nın yeri boş kaldı, O ebediyete göçtü.

Nur içinde yatsın.

(Veysi Seviğ, Dünya, 31 Mayıs 2006)

 

Bir Yorum Yaz