PROF. DR. BAHRİYE ÜÇOK

Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bahriye ÜÇOK, 6 Ekim 1990 günü, Ankara'daki evine gönderilen bir kitabın içine yerleştirilen bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdi.

İslâm dininin yanlış yorumlandığını söyleyerek karşı çıkan ÜÇOK, oruç tutmanın zorunlu olmadığını, İslâm'da başörtüsü kavramının bulunmadığını konuşmalarında vurguluyordu.

Tarihçi ve siyasetçi Bahriye ÜÇOK,  1919'da Trabzon'da doğmuştu.

İstanbul Kandilli Kız  Lisesini bitirdi.

Yüksek öğrenim Diplomasını Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Ortaçağ Türk-İslam Tarihi Bölümü'nden alırken, aynı zamanda  Devlet Konservatuarı Opera bölümüne de devam etti ve bitirdi.

Samsun ve Ankara'da on bir yıl süren lise öğretmenliğinden sonra,1953 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nde (bu fakültenin ilk kadın) Öğretim Üyesi oldu.

1957 yılında doktora, 1964 yılında "İslâm Devletlerinde Kadın Hükümdarlarla" adlı tezinde başarılı bulunarak doçentliğe yükseldi ve bu fakültenin İslâm Tarihi bölümüne öğretim üyesi tayin edildi.

Farsça ve Arapçayı iyi bilen Bahriye ÜÇOK Kur-an'ı Kerim'e bağlı kalarak İslâm Dinini çağdaş, gerçekçi ve dinin özünde bulunan hoşgörüyle yorumladı.

Bu nedenle 1960'lı yıllardan itibaren tehditler almağa başladı.

Kendini güvencede hissetmediği için akademik çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı.

1971'de Cumhuriyet Senatosu'na kontenjan senatörü olarak atandı. Altı yıl süre ile bu görevde çalıştı.

1977 de CHP'ye katıldı.

12 Eylül' den sonra açılan Halkçı Parti'nin 1983'de kurucu üyesi oldu.

1984 seçimlerinde bu partiden Ordu Milletvekili olarak T.B.M.M.'sine girdi.

1986'dan itibaren SHP  üyesi oldu. 1990 Eylülünde bu partinin parti meclisi üyesi seçildi.

Yaşamı boyu laik Türkiye Cumhuriyeti'nin ilkelerine bağlı kalarak Kadın Haklarının Atatürk aydınlanması ışığı içinde savunucusu oldu.

1989 da televizyonda yapılan bir açık oturumda, "İslâm’da  Örtünmenin Zorunlu Olmadığını" açıklamasından sonra, gericilerin, şeriatçıların yoğun tehditlerini almaya başladı. Yılmadı, açıklamalara her fırsatta devam etti.

6 Ekim 1990 günü evine gönderilen kitap paketini kapısının önünde açmağa çalışırken içine yerleştirilen bombanın patlamasıyla yaşamını yitirdi.

res-bahriye_ucok01

“İslâm’dan Dönenler ve Yalancı Peygamberler”, “İslâm Devletinde Kadın Hükümdarlar”, “İslâm Tarihi”, “Emevîler-Abbasiler” ve “Atatürk'ün İzinde Bir Arpa Boyu” adlı yapıtları bulunan ÜÇOK, birçok makale ve araştırma yazısı kaleme aldı. Aly Mazahéri'nin " Ortaçağ'da Müslümanların Günlük Yaşayışları"  adlı ilginç yapıtını da Türkçe’ye kazandırdı.

7 Ekim 1990 Pazar, Cumhuriyet Gazetesi'nin haberi şöyleydi :

"Muammer AKSOY, Çetin EMEÇ, Turan DURSUN'dan sonra türbana karşı tavrı ve laikliği savunmasıyla tanınan SHP Parti Meclisi Üyesi Bahriye ÜÇOK da suikast  sonucu öldürüldü.

İstanbul'dan Ankara Çankaya'daki evine özel bir kargo şirketiyle yollanan kitap paketini açan ÜÇOK, içindeki bombanın patlaması sonucu ağır yaralandı. İki kolu ve bir bacağı kopan ÜÇOK kaldırıldığı hastanede ameliyata alınamadan öldü.

1978'de Malatya Belediye Başkanı  Hamit FENDOĞLU da benzeri bir yöntemle öldürülmüştü. Alçakça cinayeti  "İslâmî Hareket"  üstlendi. Gazetemizi telefonla arayarak İslâmî Hareket Örgütü adına konuştuğunu bildiren bir kişi ÜÇOK'u "tesettür konusundaki düşünceleri yüzünden cezalandırdıklarını söyledi.

Aynı kişi "İslâm’a  sınır koyanları idam etmeyi borç bildiklerini" belirtti.

 Ankara Emniyet Müdürlüğü yetkilileri Bahriye ÜÇOK'un son zamanlarda sık sık tehdit edildiğini bildirdiler."

***

11 Aralık 1988 günü, Milliyet gazetesinde yayınlanan röportajından bir bölümünü, rahmetli Bahriye ÜÇOK’ u ve düşüncelerini tanımak isteyenler için aşağıya alıyorum.

– ATATÜRK, örtünmeyi yasaklamış mıydı ?

– Hayır. ATATÜRK böyle bir yasak getirmedi. Bu tür sözler dolaştı ama, ben onun örtünmeyi yasaklayan  bir konuşmasına, ya da çıkardığı bir kanuna rastlamadım. Ancak, yaptığı konuşmalarda kadının çarşaftan kurtulmasının kendi özgürlüğü demek olduğunu, peçenin altına saklanacak bir kadının özgür olamayacağını belirtti. Tabii ki yüzü örtülü olan bir kadın ameliyat yapamaz, dişçi olamaz değil mi ?

– İslâm dünyasında ilk zamanlarda örtünmenin olmadığından söz ediliyor. Bu doğru mu ?

– Evet, doğru…İslâmiyet’in  başlangıcında Arap Yarımadası’ndaki kadınlar çok serbest giyiniyorlardı. O zamanlar kadınlar çok açık yakalı elbiseler giyerlermiş. 800- 900 yıl önce yazılmış kaynak kitaplara bakıldığında da görülüyor bu… Meselâ, o zaman moda, kol yenlerinin geniş olmasıymış. Bu yenler 1,5 metreyi bulurmuş ve yerlere sarkarmış.

– Başlar açık mı ?

– Süs olarak başlarına bir başörtüsü ya koyuyorlar, ya da koymuyorlar. Mecburiyet yok. Saçlar ortada, göğüsler açık, yüz ortada…

– Bu açıklık ne zamana kadar sürmüş ?

– Peygamberimizin zamanına kadar. Hatta onun zamanında da uzun bir süre bu böyle sürmüş Sonra bir takım olaylar olmuş. Namaz kılınırken filân…Şimdi, peygamberlerin hanımları var. Onların da ayrı hücreleri var. Kapıları perdeli…Tabii hanımlar içerde iş görürken sıcaktan bunalıp dekolte dolaşabiliyorlar. Bir takım münasebetli münasebetsiz ziyaretlerin sonucu nahoş şeyler olabilir düşüncesiyle, Hazreti Ömer, Hazreti Muhammed’e sık sık gelip “Kadınlara ne zaman örtü ayeti gelecek” dermiş.

– Demek ki kadınların örtünmesi konusunda Hazreti Ömer’in ısrarı var.

– Evet…Kur’an’da iki yerde çok açık olarak örtünme ile ilgili ayetler vardır. Bunlardan birisi Nur Suresi’nin 31 nci ayetidir. Bugün türbanlı kızlarımız bu ayeti tatbik ediyorlar. Ama burada farz edilmeyen, gözden kaçan bir şey var. Bu ayette tarif edilen ev içi kıyafettir. Sokak kıyafeti değil. Bakınız 31 nci ayette ne yazıyor : “ Mümin kadınlara söyle gözlerini  bakılması yasak olanlardan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. “ İşte bunun altını çizmek lâzım. Şöyle devam ediyor : “ Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna açmasınlar.” Nedir kendiliğinden görünen ?  Kollarında bilezikleri var. Kendiliğinden görünüyor. Onu saklayabilirler. Ama eteğini fazla açmasın, göğsünü açmasın. Ve diyor ki : “ Süslerini kocaları veya babaları veya kayınpederleri veya oğulları veya kardeşleri veya Müslüman kadınları veya  erkekliği kalmamış hizmetçileri ya da kadınların mahrem yerlerinden anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar.”

– Kadınların, “ Gizledikleri süslerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar” ne demek?

– Bu çok enteresan tabii..Ayet gelmiş kapanın diye…Ama Arap kadınları ayaklarına hal hal takıyor. Kadının örtünme emri geldikten sonra erkeklerin dikkatini çekmek için  adımlarını yere hızla vuruyor. Halhaldan da bir ses geliyor. Bu sefer erkekler de dönüp bakıyor. Bunu da yasaklıyor. Bir de başörtülerini omuzlarından salsınlar diyor.

– Bu tarif size göre ev kıyafeti mi ?

– Gayet tabii, ev kıyafeti…Saydığı kimselere bakın.( kocaları veya babaları veya kayınpederleri veya oğulları veya kardeşleri veya Müslüman kadınları veya erkekliği kalmamış hizmetçiler, ya da kadınların mahrem yerlerinden anlamayan çocuklar). Yabancı yok.

– Dışarıdaki kıyafet nasıl belirlenmiş ?

– Ahzap Suresi 59 ncu ayet diyor ki : “ Peygamber eşlerine, Peygamber kızlarına ve mümin kadınlara  dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını söyle…Bu onların hür ve namuslu bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Cilbablarını üzerlerine alsınlar. Bu onların tanınmalarını gerektirir.”  Şimdi  bu ne demek ? Hür kadınların cariyelerden ayrılmasını istiyor. Çünkü cariyeler bir mal gibi göründüğünden İslâm dünyasında örtünmüyorlar ve örtünmeleri de yasak. Hazreti Ömer bir gün evine geliyor ve kapalı bir kadın görüyor. Çıktıktan sonra karısına soruyor: “ Kim bu kadın?” diye…” İşte filâncanın cariyesi” deyince, “ Söyle ona bir daha örtünmesin” diyor. Oysa hür kadın için iffetlerini korumak için “ Cilbablarını üzerlerine alsınlar” diyor.

– Cilbab nedir ?

– Cilbab bugün Suudi Arabistan’da kadınların örtündüğü şeydir.  Yani baş ve yüzden topuğa kadar son derece bol bir örtü…Yalnız göz yerleri delik. Şimdi, bu olayın ruhuna inelim. Nur Suresi’ne baktığımız zaman. Mümin kadınlar iffetlerini korusunlar, rahatsız edilmesinler, sokağa çıktıklarında cariye muamelesi görmesinler diye adeta bir üniforma gibi kalın örtüler altına giriyor.  Bugün ise hür kadın cariye farkı yok. İnsan Hakları Beyannamesi’ne imza atmış bir ülke olarak, yok…Ben, bütün tefsirleri okudum. 800 yıldan bu yana örtünme erkeklerin sarkıntılıklarından korunmak için getirilmiş. Kur’an’ın ruhuna inersek bugün böyle bir şey mevcut mu ? Namusunu,iffetini koruyan kadın kimse  tarafından rahatsız edilmiyorsa, başının açık olması onun imanını götürür mü ? Bana göre götürmez. Ben bu inançtayım.

– Kur’an başını örtmeyen için ne ceza öngörüyor ? Örtmeyenler kâfir mi oluyor ?

–   Kur’an, başını örtmeyene hiçbir ceza getirmiyor. Saçının bir telini gösteren cehennemde yanar diye bir şey yok. İslâm o kadar güzel bir din ki, İslâm’dan çıkmak kolay değil. Hatta Peygamber efendimizin bir hadisi, “ 99 günah işlemiş bir insan bir kere sevap işlediği zaman günahlarının affolunacağı “ yolundadır. Bakın örtünmeyi getiren ayetin devamı nasıl, okuyayım size…” Kadınların incitilmemelerini sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder .” Gördüğünüz gibi ceza yoktur.

– Bir türbandır gidiyor. Başörtüsünün lâfı edilmiyor. Nedir aradaki fark ?

– Türban diye bir şey yok. Bu türban denilen şeylerin hepsi, bildiğimiz  başörtüsü… Türban biliyorsunuz, sarıktır. Daha çok erkekler kullanır. Kadınlar da eskiden sıkmabaş yaparlardı. Başörtüler tarikatlara göre değişik isimler aldı. Meselâ, bilinen bazı tarikatçılar başörtüsünü bağladıktan sonra sarkan uçlarını da aşağıya tekrar bağlıyorlar. Başka tarikatlar da başka biçimlerde örtünüyor.

–  Kur’an  kadını erkeğin dikkatini çekmemesi için ve onu korumak içi örtünmeye itmiş. Oysa bazı türbanlılar bayağı makyajlı dolaşıyorlar. Bir hayli süsleniyorlar. Bu çelişkili değil mi ?

– Çok çelişkili…Hem makyaj yapıp, hem de başını örttün mü, bu katiyen İslâm’a uygun değildir.  Asla değildir. Eğer gerçekten İslâmın amacını bellememişse, sadece şekli anlamına tabi olmayı düşünüyorsa, o zaman büyük günah işliyor.

– Siz İlâhiyat Fakültesi’nde ilk örtünme olaylarını anımsıyor musunuz ?

– 1968’e kadar İlâhiyat Fakültesi’nde başörtüsü yoktu. Buradaki kız öğrenciler aynı diğer fakülteliler gibiydi. Ne zaman ki tarikatlar faaliyete geçti, Diyanet İşleri Başkanlığı’na sızdı ve İlâhiyat’a el attı, olaylar başladı.

– Hızla mı çoğaldı başörtüsü ?

– Hoş gören hocalar oldu. Bunun üzerine başörtüsünü bir hareket haline getirdiler. Boykotlar başladı. Atatürkçü hocaların ayağını çekmeye çalıştılar.  Amaç başörtüsü değildi. 5 kişi vardı ki, 0 5-6 kişi tamamen politik olarak, Türkiye’de bir kargaşa yaratmak için görevlendirilmişlerdi.

– Siz genelde örtünmeye karşı mısınız ?

– Hayır. Zaten dışarıdaki insan örtünmüyor. Dışarıda çarşafla dolaşana kimse bir şey söylüyor mu ? ATATÜRK, kadın açılacak diye bir kanun çıkarmamıştır.  Bizdeki devrim kanunlarından biri şapka ile ilgilidir. Bununla fes ve kavuk kalkmıştır. İkincisi de dini kisveleri ortadan kaldıran kanundur. Çünkü, önüne gelen herkes başına sarık sarıp kendini ilmiye sınıfı mensubu gösteriyor, halkın üzerinde dini baskılar kurabiliyordu. ATATÜRK, bu giysileri ancak ibadet halinde giyebilirsiniz dedi ve bunu daha çok  yabancı din adamları için çıkardı.  Çünkü İslâm’da din adamı yoktur. İslâm’ı en yüce yapan da budur.  Allah’la kul arasına bir vasıta sokulamaz.  Ama bir gelenek olmuş. Diyanet İşleri Başkanı’nın  kullanmasına izin verilmiştir. Ama bugün  Kur’an kurslarına gidin, kursu bitiren 11- 12 yaşlarındaki çocuklar başlarında sarıkla dolaşıyorlar.

ATATÜRK, kadının kıyafetine karışmadı ama, resmi dairelerde, kadın, erkek başı açık olmalı..

***

Prof. Dr. Neda ARMANER’in, onun hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklıyor:

“ Onun katilleri kendilerinin İslâmi Hareket örgütü adına bu cinayetleri  işlediklerini duyururken, aslında İslâm’a kesin kes aykırı  bir eyleme girişmeleriyle  bu dine yarar değil, ancak zarar vermişlerdir. Çünkü, onun savaşımı asla dine karşı değildi. Dini politika aracı yaparak, laik Cumhuriyet’e düşman olanlara karşı, demokratik ve bilimsel bir yol olan söz ve yazıyla savunuculuk yapmaktı.

ÜÇOK, ATATÜRK’ün düşünce sistemini benimsemiş aydın bir eğitimciydi. Bu görev doğrultusunda, İslâm tarihi ve teolojisindeki inceleme ve araştırmalarının kendisine  yüklediği birikimle laik devlet kavramına ilişkin olarak  çağdaş yaşamda dine yorumlar getiriyordu.

ÜÇOK’un inancı şuydu :

Bireye ve topluma dengeli bir biçimde önem veren demokrasilerde dinin saygın bir yeri olduğu yadsınamaz.  Bunun yanında, laik devlet statüsünde yer alan hukuk ve eğitim uygulamalarında vicdan özgürlüğünün bireysel alandan siyasal alana kaydırılmasına da izin verilemez.  Başka bir anlatımla laik devlet, ülke yönetiminde bilimin ve toplumsal gereksemelerin gösterdiği doğrultuda akılcı kuralları temel alan devlettir. Bu kurallar kişisel değil geneldir ve toplumsal düzene yöneliktir.

Dinsel kurallar ise inanan her kul ile Tanrısı arasındaki ilişkiyi belirler. İşte, vicdan özgürlüğü denilen kavram da kamu düzenini bozmayan inanç ve ibadet alanındaki  bu özgürlüktür.

Bahriye ÜÇOK, bu duyarlı dengenin ve sınırın iyi korunmasını, bir takım  güncel çıkarlara, görüşlere alet edilmemesi gereğini vurguluyordu. Ortaçağ tarihçisi olarak, insanların başına ne felaket gelmişse bunun nedeninin inançtan ötürü değil, çeşitli misyonların kendi yararları için dini kalkan gibi kullanmalarından dolayı ortaya çıktığını iyi biliyordu.  Gerek ortaöğretim gerekse üniversite kürsülerinde verdiği derslerde o, gençlerimize yararlı olmakla kalmamış, yayınları, televizyondaki konuşmaları , konferans ve panellerdeki açıklamalarıyla gerçek Atatürkçü, çağdaş bir Türk kadını olarak, kendisinden beklenen görevleri yerine getirmiştir.

Bahriye ÜÇOK, din ile irticayı birbirine karıştırmayan düşünce çizgisinden asla ayrılmadı. Bilinçli ya da bilinçsizce bu tür kavram kargaşasına sürükleyen demagoglara, politikacılara, en yüksek makamda otursalar bile, durumu belirtmek  üzere girişimlerde bulunarak dürüst ve cesur bir tutum izlerdi.

Bağımsız düşünmede her gün biraz daha bilinçlenen vatandaşların  devletine olduğu kadar kendi özbenliğine de sahip çıkmasıyla Bahriye ÜÇOK’un aziz naaşının ardından unutulmayacak biçimde demokratik bir şahlanış yaşanmıştı. Bu olgu Bahriye ÜÇOK’un emellerinin, yorgunluklarının asla yitirilmiş olmadığının bir göstergesidir. Onun adı her zaman laik cumhuriyetin tüm şehitleriyle birlikte saygıyla anılacaktır. “

Bahriye ÜÇOK, çağdaş bir Türk kadınıydı.

Saygı ve rahmetle anıyorum.

(Yazının İlk Yayım Tarihi: 1 Ekim 2013)

aakyol

One thought on “PROF. DR. BAHRİYE ÜÇOK

  1. Hocam selamlar, inançlı arakdaşlar için ve ya da daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler için güzel bir yazı. Ancak şunu söyleyeyim. Bu konuyu aşırı tutucu bir arakadaşa gösterseniz veya buradaki irdelemeyi okusanız, direk kendi inançlarına saldırı yapılıyormuşçasına deliye dönüyorlar. Sabır ve erdemden uzak bir toplum olarak. Bilimsel araştırmaların sonuçlarını veya eleştirilerini direk olarak tehdit olarak yorumlayıp ters tepki verebiliyorlar. İlginçtir. Teşekürler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir