SOYKIRIM VE SOYKIRIM İDDİALARI

1948 yılında kabul edilip 1951 yılında yürürlüğe giren “ SOYKIRIMIN ÖNLENMESİNE VE CEZALANDIRILMASINA İLİŞKİN SÖZLEŞME”’ye göre, soykırım suçunun oluşması için her şeyden önce ulusal, etnik veya dini bir grup bulunması, söz konusu grubu kısmen veya tamamen yok etme kastı bulunması gerekir.

Birinci Dünya Savaşı’nda, cephe gerisinde olay çıkaran Ermeniler ve aileleri, o zamanlar Osmanlı Devleti toprakları içinde, daha emniyetli bölgelere gönderilmişler, savaştan sonra yapılan antlaşmalarla da bunların içinden isteyenler geri dönmüşlerdir.

Osmanlı Devleti ve daha sonra Türkiye Cumhuriyeti, geri dönenlere birce maddi yardımda bulunmuştur.

“Türkler, Ermenilere soykırım yaptı” diyenlere verilecek tek cevap vardır, “Kimse soykırıma uğradığı yere döner mi?”

Yukarıda adı geçen sözleşmedeki soykırım tanımına göre, Ermeni tehcirinde bir soykırım söz konusu değildir.

Esasen Osmanlı Devleti’nin soykırım gibi bir amacı olsaydı, bunu Ermenileri göç ettirmeden önce yapardı.

1915 Mayıs ayından 1916 Ekim ayına kadar yaklaşık 1,5 yıl devam eden göç ettirme ve yerleştirme sırasında, o günün zor savaş şartlarına rağmen, Ermenilerin can ve mallarını koruma altına almaya ne gerek vardı ?

Adeta yeni bir cephe açmış gibi, askerî ve malî yükün altına girmeye ne gerek vardı?

Devlet güvenliğinin sağlanması için gerekli bir uygulama olan yer değiştirme, dünyanın en başarılı sevk ve iskân hareketidir ve hiçbir zaman Ermenileri imha etme  gayesini gütmemiştir.

SOYKIRIM SÖZLEŞMESİ’nin 6 ncı maddesine göre, suçun işlenip işlenmediğine karar verecek olan, konuya ilgili yetkili mahkemedir. Bu konuda herhangi bir mahkeme kararı yoktur.

SÖZLEŞME’nin 9 ncu maddesine göre ise, taraflardan biri, konuyu Uluslar arası Adalet Divanı’na götürebilir.

Bir örnek vermek gerekirse, yetkili karar organı tarafından varlığı karara bağlanmamış bir soykırım suçu olmadan, herhangi bir ülkenin çıkardığı tek maddelik, “…Filân ülke, örneğin Fransa, 1915 yılında Ermenilere yapılan soykırımı tanır” şeklindeki yasa, Soykırım Sözleşmesi’ne aykırıdır.

Ayrıca, soykırımı suçu gerçek kişi tarafından işlenebildiği halde, bu konuda herhangi bir kişi hakkında dava açılmamış, kişinin savunması alınarak usulüne uygun biçimde yargılanmamıştır.

Bu nedenle, soykırımı tanıdığını belli eden ülkeler, Soykırımı Sözleşmesi’ni ihlâl etmiştir. Bu konuda Türkiye aktif olmalı ve uluslar arası alanda hakkını aramalıdır.

Bazı ülkelerin parlamentolarında, yargı organı olmadıkları ve hiçbir yetkileri bulunmadığı halde, “Osmanlı Devleti topraklarında yaşayan Osmanlı vatandaşı Ermenilere karşı 1915 yılında soykırımı işlendiği yönünde aldıkları kararlar” hukuki değil, siyasidir.

Yabancı ülkelerde alınan bu sözde soykırım kararları, tarihi ve bilimsel belgeden çok, iç politik hesaplara ve Türkiye’yi uluslar arası politik alanda kıskaca almaya yöneliktir.

Bu kararların tamamı tarihî açıdan olduğu gibi, hukuken de geçersizdir. Türkiye’de, Osmanlı Ermenilerini, Ermeni oldukları gerekçesiyle tamamen veya kısmen yok etme niteliği taşıyan, yani 1948 Soykırım Sözleşmesi’nin hukuki çerçevesine giren, bir eylem yapılmamıştır.

Ayrıca, hukukî açıdan 1948 yılında oluşmuş bir suç kavramının, geriye doğru işletilebilmesi mümkün değildir.

Nihayet Ermeniler, Sevr Antlaşması görüşmelerine katılırken, “SAVAŞAN TARAF” olduklarını resmen ileri sürmüşlerdir. Savaşan taraf, savaşta kaybettiği askerlerinin soykırıma uğradığını ileri süremez.

Şunu da unutmayalım:

ABD’li 69 bilim adamı, 1985 yılında, bu sözde Ermeni soykırımı ile ilgili olarak ABD Temsilciler Meclisi’ne bir rapor sundular. Raporda, bir Ermeni soykırımı olmadığı açıkça belirtiliyordu.

Ermeni iddiaları ve Ermenilerin ileri sürdükleri belgelerin doğruluğunu tartışmak üzere, Türkiye tarafından değişik zamanlarda çağrılar yapılmasına rağmen, bu çağrılar yanıtsız kalmıştır.

Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti, geçmişte Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi, jeopolitik ve jeostratejik konumundan dolayı çeşitli gizli oyunların çevrilmek istendiği bir alandır.

Emperyalist güçlerin asıl amacı:

Güney Kafkasya- Bakü, Hazar Ötesi, Musul- Kerkük, Basra Körfezi petrol ve doğalgaz yataklarını kontrol altında bulundurmak ve bu hedefe ulaşmak için de çeşitli etnik grupları kullanmaktır.

Tarih bilinci bir zihin kurgusudur. Ancak, bunun için bir alt yapı şarttır. Türk Gençliği, tarihte Ermeni olaylarını ve sözde soykırım konusunu çok iyi bilmek zorundadır.

Eğer bilgili ve bilinçli olunmazsa, uluslar arası alanda etkin davranılmazsa, sözde Ermeni soykırımı ve bazı etnik sorunlar, ileride Türkiye’nin başını çok ağrıtacaktır.

Sözde Ermeni Soykırımı, günümüzde Türkiye dışındaki Ermeni toplumunun kimliğinin çimentosunu oluşturmaktır.

Diaspora Ermenileri, içinde bulundukları ülkelerde asimile olmamak için, bu kimlik çimentosuna sıkı sıkı sarılmışlardır.

Kanaat değişimi süreci zor ve engebelidir.

Kaldı ki, Diaspora Ermenilerinin kanaat değiştirmeye hiç de niyetleri yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlık geleceği olan Türk Gençliği, bu durumun bilincinde olmak zorundadır!..

(Yazının ilk yayım tarihi: 24 Nisan 2010)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir