1. Ermenilerin Tarih Sahnesine Çıkışı

Anadolu’nun ismi bilinen en eski halkı, İÖ. 2 500 yıllarında yüksek bir uygarlık düzeyine ulaşan Hattiler’di.

Anadolu’da 2 000 yıla yakın bir süre varlıklarını sergileyen Hattiler, küçük beyliklerden oluşmakta idi.

Bugün, o döneme ait elimizde bir belge var. “Şartamhari Metni” adı verien bir tablette, o dönemde Anadolu’da yaşayan “Turki Kralı İlsu- Nail’den söz ediliyor.

Ayrıca, bugün Suriye’de Orta Fırat bölgesinde yapılan kazılarda meydana çıkarılan Mari Kraliyet Arşivi’nde, çok sayıda çivi yazılı tablet ortaya çıkarıldı. Bu tabletler arasında “Turukku” adlı bir kavim olduğu gibi, Urfa- Harran’da bir antlaşmanın imza edildiğine dair kayıtlar ele geçirildi. Buradan da, Türkler’in İÖ. 2 000 yıllarında Kuzey Mezopotamya, Güney Doğu Anadolu’da yaşadıkları anlaşılıyor.

Şüphesiz bütün bunlar, Türk tarihinin çok derin geçmişe sahip olduğunun en belirgin göstergesi olduğu kadar, Anadolu’nun Türk Yurdu olduğunu ispatlayan tapu senetleridir.

İÖ. 2 000 yılı başları, merkezî bir otoriteden yoksun, yerel, bağımsız, küçük krallıklar dönemiydi. Aynı yıllar tarihte “Hititler” olarak anılan toplulukların da Anadolu’ya sızdığı yıllardı.

Bilim adamlarının çoğunluğunun Kafkasya’dan geldiklerini ileri sürdüğü Hititler, İÖ. 1750 yıllarında ilk krallıklarını, daha sonra da Büyük Hitit İmparatorluğu’nu kurdular.

İÖ. 1 200 yıllarında, Huri kökenli oldukları bilinen bir başka topluluk da, Doğu Anadolu’da, sarp kayalıklardan ve yüksek tepelerden oluşan çevreyi kendilerine vatan seçti.

Huriler, Asya’dan gelmişlerdi, daha sonra kurulan Urartu Krallığı’nın da temelini oluşturdular.

Bugün, Van yöresinde halen kullanılan Kehriz Sulama Sistemi ile Şamran Su Kanalı Urartular tarafından yapılmış olup, bu sistemlerin birer eşi, dünyada sadece Orta Asya’dadır.

Urartular, Asur ve Kimmer saldırılarıyla giderek zayıfladılar.

Yine bir kolu olan Saka (İskit) saldırılarından sonra, Urartu Krallığı’ndan geriye pek bir şey kalmadı. Göze çarpan kalıntılar, İÖ. 590 yıllarında Medler tarafından yok edildi. Kısa süren Med egemenliğini de Pers yönetimi izledi.

Bu sıralarda, Doğu Anadolu- Batı İran bölgesinde (sonradan Ermeni diye adlandırılan) bir topluluk tarih sahnesine çıkmaya  başladı.

İÖ. VI ncı yüzyılda tarih sahnesine çıkan bu kavmin, Asya kökenli Urartular’la hiçbir bağ ve ilgisi yoktur.

Sadece, Urartular’dan sonra bölgeye yerleşmişlerdir.

Bölge, Asuriler tarafından “Urartu”,

İbraniler tarafından “Ararat”,

Araplar tarafından “Harminap” yani “Yüksek memleket” diye adlandırılıyordu.

İranlılar da, yine aynı anlamda “Armenia” sözcüğünü kullanıyorlardı.

Ermeniler kendileri “Hayatsan- Hay” ismini kullanırlar.

Bu surette bütün bu kelimeler, üstünde yaşayan milletlerle bir ilgisi olmamak üzere, sırf bölgeye verilmiş coğrafi bir isimden ibarettir.

İlk defa, Pers İmparatoru Dâra, İÖ. 521 yılında, bu dağlık ve kayalık bölgede yaşayanları hakimiyeti altına alınca, “Armenileri” yani “Yukarı Memlekettekileri yendim” demişti.

(Prof. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu, Osmanlı Devleti’nde 1856 yılına kadar hiç Ermeni kelimesinin kullanılmadığını, bu tarihte Ahmet Cevdet Paşa’nın bir tercümesinde ilk defa bu kelimeyle karşılaşıldığını yazar.)

Ermeniler’in ırki kökenleri hakkında kendi kaynakları da çelişkidedir. Ne var ki, hemen çoğunluğu din adamı olan fanatik Ermeni tarihçiler, Ermeniler’in aslını kutsal kitaplara uydurmak için çaba harcıyorlar. Nuh Peygamber’in torununun torunu olan Hayk’ın soyundan geldiklerini iddia ediyorlar.

Tabi konu Nuh Peygamber olunca, “Ararat” dedikleri Ağrı Dağı da Ermeniler’ce büyük önem kazanıyor.

Ermeni Yazar Agop Kirkor, “Armeniens Connu et İnconnu” isimli kitabında, “Nuh’un Ermeni olduğundan kuşku yoktur” diye yazıyor.

Yine aynı yazara göre, “Şüphesiz ki Allah, ilk defa Adem ve Havva’yla Ermenice konuşmuştur” , “Havva anamız ile Adem babamız Ermeni idi.”

Evet, Ermeni yazarın görüşü bu…

Ve bu görüş çoğunluk Ermeniler tarafından da benimsenmiş durumda…

Yine bir Ermeni görüşüne göre, Ermenilerin İÖ 700’lerde Fırat’ın doğusuna yerleşen Hint- Avrupa kökenli Friglerin bir kolunun, bölgenin eski halklarının kalıntıları (Urartular, Huriler) ve Kafkas kökenli halklarla karışmasından meydana geldiğidir.

Mar Apas Katina’nın Ninova Kraliyet Arşivi’nde bulduğunu ileri sürdüğü bir kaynağa göre de, Ermenilerin atalarının Nuh Peygamber’in oğullarından Hapet’in soyundan geldiği görüşüne inanılmaktadır.

Dinî kitaplarda anlatılan, insanlığın ortaya çıkışının, Ermeni milliyetçiliğine dayanak oluşturamayacağını saptamak gerek.

Muhtelif ve özellikle Ermeni tarihçiler tarafından, bu yerleşim bölgesini çok eski tarihlere kadar uzatmak, bu surette Doğu Anadolu’ya sahip çıkmak ve buralarda eski bir kültür birikimi yarattıklarını dünyaya duyurma hevesi Ermeniler’de bir tutku halinde. Bu iddialar doğru değil.

Kamuran Gürün’ün bu konudaki tespiti önemlidir:

“…Ermenistan’da eski tarihlerde yaşamış bütün topluluklara Ermeni denmiş olması ne kadar normal ise, bu Ermeni dediğimiz toplulukların, bugün bu kelimeden anladığımız manada, yani Hayk manasında Ermeni olduklarını kabul etmenin o derecede anormal olacağı ortaya çıkar. Bunun sonucu olarak da, yazılı vesikalarda Ermeni isminin ilk geçtiği günden beri bu bölgede, bugünkü manada, Ermenilerin yaşamış oldukları düşüncesi derhal iflas edeceği gibi, bugün anladığımız manada Ermeni olan toplumun bu bölgeye geldiği tarihte yerleştiği ve kaç asırsa, topluca yaşadığı bölge ile, coğrafi terim olarak kullanılan Ermenistan’ın hudutlarının aynı olması için herhangi bir sebep bulunmadığı da ortaya çıkar.”

Ayrıca, bir başka önemli konu da, Kürt- Ermeni ilişkileri…

Anadolu’nun önemi anlaşıldıktan sonra, emperyalist güçler yeni bir iddia ortaya attılar. Kürtler’in ve Ermeniler’in aynı soydan geldiklerini iddia ettiler.

Oysa Kürtler, Turanî… Türkler’le aynı soydan. Ermeniler’in ise Orta Asya ile hiçbir ilgileri yok.

Günümüzde, Yenisey ya da Elegeş Yazıtı diye adlandırılan bir kitabe var. Orta Asya’da, Yenisey nehri kollarından Elegeş Suyu kenarında bulunduğu için bu adla tanınıyor. Kitabenin üzerinde Göktürkler’den daha eski bir oyma yazı bulunuyor:

“Men Kürt Elkan Alp- Urungu, Altunluğ kesiğim bantım belde, El’im tokuz kırk yaşım.”

Böyle diyor Kürt İlhanı Alp Urungu…Urartular’ın bile kendilerine “Biannili” dediklerini bir kere daha hatırlayarak tarih çizgisine dönelim.

Doğu Anadolu ya da “Yüksek Memleket” zaman içinde Persler, Medler, Makedonyalılar, Selefkoslar ve Romalılar’ın eline geçti.

Ermeniler, Hıristiyanlıkla ilk olarak İS. 1 nci yüzyılda tanıştılar. Hz. İsa’nın havarilerinden Aziz Tadeos, Aziz Bartolomeos ve takipçilerinin çabaları sayesinde o güne kadar putperest olan geniş bir Ermeni  topluluğu Hıristiyanlığı kabul etti. Romalıların karşı çıkmasına, 197 ve 230 yıllarında Anadolu’da yaşayan Hıristiyan Ermenileri kırımdan geçirmesine rağmen Hıristiyanlığın Ermeniler arasında yayılması durdurulamadı. Nihayet 301 yılında, Aziz Krikor’un önderliği sonucunda 3 ncü Ditad, Hıristiyanlığı Ermenilerin resmi dini olarak kabul etti.

Ancak, İS. 451’de yapılan Kadıköy Konsili’nde, konsil kararlarını benimsemeyince, başkentleri Konstantinopolis olan Romalılar (Bizanslılar) ile Ermeniler arasında bu dini görüş farklılığı yüzünden çok kanlı sonuçlara yol açan bir mücadele başladı.

Ermeniler, batıda Romalılar ile mücadele ederken, Doğu’da da sırasıyla Sasaniler, Emeviler ve Abbasiler’le mücadele ettiler.

862 yılında, Abbasi Halifesi’nin Kars- Anı’da, Aşot Bagratuni’yi Ermeni Prensi ilân etmesi, bir dönüm noktası oldu.

Bagradid Sülalesi’nin en büyük rakibi Van Gölü civarındaki Küçük Vaspuragan Prensliği’ydi. Azerbaycan bölgesi Abbasi Hükümdarı da 908 yılında ona Prenslik Tacı verdi.

Böylece iki Ermeni Prensliği arasında bir yarış başladı.

Akdamar Kilisesi de bu yarışın en fazla tanınanı oldu.

Akdamar Kilisesi duvarlarının alt bölümlerindeki Hıristiyan dini ile ilgili konuları içeren kabartmalarla, üst kısımlardaki İslâm sanatı etkili kabartmaların birlikteliği Hıristiyan ve İslâm resim programlarının en başarılı ve ilginç örneklerindendir. Bu anıtsal sanat eseri, farklı iki kültürü başarıyla birbirleriyle kaynaştırmıştır.

Van’daki Vaspuragan Prensliği 1022 yılına,

Anı’daki Aşot sülalesinden gelen prensler de 1045 yılına kadar hükümran oldular.

Bu devir, Doğu Anadolu’da Romalılar’ın istilâ ve zulümleri devridir.

Mutaassıp Ortodoks Romalılar, mezhep ve ırk farkı yüzünden, bilhassa Ermeniler’in dini liderlerine ve mabetlerine düşmandılar.

Roma (Bizans) İmparatoru  II. ci Basil, 1 000 yıllarında Doğu Anadolu’yu kendine bağladıktan sonra buralara Romalı (Bizanslı) komutanlar atadı ve başkenti Konstantinopolis (İstanbul)’ e döndü.

Bu sıralarda Müslüman Türkler’in Anadolu’ya düzenledikleri gaza ve keşif hareketleri de sıklaşmaya başlamıştı.

Çağrı Bey, 1018 yılında, 3 000 kişilik bir Türk kuvvetiyle çıktığı Doğu Anadolu seferinde büyük miktarda ganimet ele geçirerek 4-5 yıl sonra Maveraünnehir’e döndü.

Seferin en önemli sonucu, Anadolu’nun yurt tutmak için çok müsait bir ülke olduğunun anlaşılması oldu.

Çağrı Bey çekildikten sonra, Roma İmparatoru 2 nci Basil, tekrar büyük bir orduyu Doğu Anadolu’ya yürüterek bölgeyi kendisine bağladı.

Ayrıca, bölgede oturan 40 000 civarındaki Ermeni’yi de (orduyu arkadan vurmalarına ve karışıklık çıkarmalarına engel olmak maksadıyla) yerlerinden alarak, Sivas ve kayseri yöresinde mecburi iskâna tâbi tuttu.

Böylece, tarihte en büyük Ermeni tehciri yapılmış oldu. İmparator II. nci Basil, bundan sonra Van yöresinden hareketle Gürcistan’a girdi. Burada, Gürcüler’le anlaşan pek çok Ermeni’yi öldürttü.

İmparator IX ncu Konstantin Manomak döneminde de, Romalılar’ın Ermeniler’i tehcire tâbi tuttuğu görülmektedir.Bu tehcir olayının gerisinde yatan sebep, 1042- 155 yılları arasında imparatorluk tahtında oturan Manomak’ın, yaklaşan Türk tehdidi karşısında hiçbir yönden güvenmediği Ermeniler’e karşı bazı tedbirler almış olmasıdır.

Yörede yaşayan Ermeni ve Süryaniler’e karşı dinî, idarî, malî ve askerî yönde baskılar uygulanmış, vergiler arttırılmış ve nüfus sahibi feodal Ermeni beyleri aile ve yakınlarıyla birlikte tehcire tâbi tutulmuşlardır.

Böylece, II nci Basil ve Manomak zamanında yapılan tehcir uygulamasıyla, bölgedeki Ermeni dinî ve siyasî varlığının ortadan kaldırılmasına çalışıldı.

Roma (Bizans) İmpartorları üzerinde etkili olan Ortodoks Patrikleri, doğuda Süryani ve Ermeni kiliselerinin varlığına tahammül edemiyorlardı. Bu yüzden bu toplumlara yönelik Roma politikasında dinî baskılar ön plânda oldu.

Bundan böyle Türk akıncıları, her seferinde karşılarında Ermeniler’i değil, Romalılar’ı buldular.

18 Eylül 1049’da, Selçuklular Romalılar’ı Pasinler’de büyük bir mağlubiyete uğratınca, Türk akınları giderek gelişti.

Selçuklular’ın önünden kaçan Ermeniler ise Kilikya denilen Çukurova bölgesine göç ettiler.

Burada daha sonraları Haçlı seferleri döneminde Batı’yla ittifaka giren Ermeniler, Frank kültüründen önemli ölçüde etkilendiler.

Romalılar’ın Anı’yı ele geçirmelerinden sonra Gregoryen Ermeniler’i Ortodoksluğa kabule zorlamaları da Ermeniler’in Kilikya denilen bugünkü Çukurova’ya göç etmelerinde önemli bir etken oldu.

Ancak, Romalılar’ın Ermeniler’i yok etme faaliyetleri durmadı. Bu mücadele Çukurova’da da devam etti.

Müslüman Türkler’in Batı’ya ilerlemelerine gelince…

Selçuklu Sultanı Alparslan, 16 Ağustos 1064 günü, önemli bir yerleşim merkezi olan ve Romalılar’ın hakimiyetinde bulunan Anı’yı fethetti.

26 Ağustos 1071 tarihinde kazanılan Malazgirt zaferinden sonra da, Anadolu’ya sevk edilen Türkmen kuvvetleri, birkaç sene içinde Marmara Denizi kıyılarına ulaştılar.

Bu tarihten sonra, Selçuklular’ın hakimiyetine giren Ermeniler’le, Roma Ermenileri arasında, Ermeni yazarlarca da sık sık ifade edildiği gibi, dinî, kültürel ve hukukî açıdan büyük farklılıklar görülmeye başladı.

Böylece Ermeniler, bir taraftan İslâmiyet’in, diğer taraftan da Türkler’in fethedilen yerlerde gayrimüslimlere uyguladığı hoşgörü  ve adaletten faydalanma imkânı buldular.

Ne var ki, Ermeniler, Anadolu Selçukluları döneminde, yönetimin herhangi bir şekilde zaafa uğradığı durumlarda, düşman olmalarına rağmen Romalılar’ın, daha sonraları Haçlılar’la ve Moğollar’la işbirliğine girmekten kaçınmadılar.

Selçuklular, kendilerinden önceki Müslüman idarelerinin bilgi ve birikimini ve kendilerinin 1071’den önceki tecrübeleri sayesinde, Ermeniler de dahil, fethedilen topraklarda yaşayan gayrimüslim halkların bir çoğunun ilk fırsatta yabancı güçlerle işbirliği yapabileceğini herhalde takdir edecek durumda idiler. Roma’dan aldıkları topraklarda Roma’yı, İspanya’yı veya diğer Haçlıları taklit ederek, kendilerinden olmayan halkları tehcir, tenkil veya zorla asimilasyon yoluyla eritmek veya ülkenin imar ve tarımında köleleştirerek kullanmak yoluna gidebilirdi.Bu durumda da, Haçlılar ve Moğollar, başarılarının en mühim amillerinden biri olan yerli işbirlikçilerini bulamayabilirlerdi.Bu başarılarının neticesi olarak İslâm âlemini asırlarca tarumar eden zulüm ve vahşet kabusu da daha az yıkıcı olabilirdi.

Selçuklular’ın devamı olan Osmanlılar’ın da, her şeye rağmen, aşağı yukarı aynı tutumu devam ettirdiklerine bakılırsa, Türkler’in bu davranışlarında, mensubu oldukları İslâm dinindeki insanlık anlayışının siyasî saiklerden daha ağır bastığı söylenebilir.

Alpaslan’dan sonra, oğlu Melikşah da bölgede karşılaştığı Hıristiyan, Yahudi ve Süryani gibi gayrimüslim unsurlara görülmemiş bir müsamaha ve şefkatle yaklaştı.

Anı Ermeni Başpiskoposu Barseğğ’in , Ermeni kilise, manatıs ve rahiplere konulmuş vergilerin azaltılması için yaptığı müracaat üzerine, Melikşah, Ermeni Katağıkosluğu’nun tek makamla temsil edilmesi ve bütün kilise, manastır ve ruhanilerin vergi dışı tutulmaları hususunda bir ferman yayınladı.

Sultan’ın söz konusu emirlerini yerine getirmekle görevlendirilen Azerbaycan Genel Valisi Kutbiddin İsmail, vergileri derhal kaldırdığı gibi, Ermeniler’in oturdukları yerleri imar ettirdikten başka, bütün Ermeni kilise ve manastırlarını da Selçuklu Devleti adına himayesi altına aldı.

Sultan Melikşah’ın ölümü üzerine, Ermeni Yazarı Urfalı Mateos, şunları yazmıştır:

“Herkesin babası, bütün insanlara karşı merhametli ve hüsnüniyet sahibi sultanın ölümü bütün dünyayı büyük bir matem içine düşürdü.”

Kılıçarlan döneminde, Haçlı tehlikesi Anadolu’yu tehdit etmeye başladı. Selçuklu egemenliğinin zaafa uğramasından faydalanmak isteyen Ermeniler, hemen Haçlılarla anlaşarak yer yer isyanlara ve Selçukluları arkadan vurmaya başladılar.Ve bu sıralarda, Toros Dağları’nda, “Kilikya Tâbi Ermeni Baronluğu” kuruldu.

Zaman zaman hakimiyetini kaybeden, bir krallıktan ziyade bir derebeyliği andıran, en parlak döneminde Konya’ya tâbi olan Kilikya Tabi Ermeni Baronluğu, 1375’te Araplar tarafından yıkıldı. 1393 yılında da büsbütün ortadan kalktı.

Ermeniler, Selçuklulardan sonra Osmanlılar ile ilişkiye girdiler. Ama, bu ilişkiyi açıklamadan önce, tarihi adıyla Kilikya yani Çukurova’dayken bir köyü ziyaretedelim.

Antakya, Samandağı ilçesinin 5 km. doğusunda dağlık bir arazinin eteklerinde kurulu bir köy var. Bu köy, belki de Türkiye’deki tek Ermeni köyü…Vakıflı Köyü, Osmanlı Devleti döneminde, 2 nci Sultan Mahmut tarafından Hıristiyan bir Arap’a vakfedilen 3 000 dönümlük bir alan üzerine kurulmuş. Bu yüzden de Vakıflı adı verilmiş.

Köy sakinleri tarımla uğraşıyor ve 15 günde bir kilisede yapılan ayine katılarak dinî vecibelerini yerine getiriyorlar.

Köy oldukça verimli bir arazi üzerine kurulu…Her tarafı narenciye bahçeleriyle kaplı.

Vakıflı Köyü’nde yaşayan Ermeni vatandaşlarımız, komşuları Müslüman halkla bir arada yüzyıllardır birlikte yaşamanın keyfini çıkarıyorlar.

Ermenilerin Osmanlılarla ilişkileri Batı Anadolu’da başladı. Anadolu Selçuklularının son günlerinde, Söğüt dolaylarına yerleşen Osmanoğulları, etraflarındaki beylikleri ve Romalılar( Bizanslılara) ait toprakları ele geçirerek giderek gelişmekteydi.

Çukurova’dan Karaman ve Kütahya’ya gelmiş olan Ermeniler, Orhan Gazi’nin Bursa’yı devlet merkezi yapmasıyla Ermeni ruhanî reisliğini Bursa’ya taşıdılar.

Tarihte, Ermenilerin talihi, Fatih Sultan Mehmet’in Osmanlı tahtına çıkışıyla çok farklı boyutlara ulaştı denilebilir.

Babasının vefatı dolayısıyla Bursa’ya gelen Fatih, 1451 yılında, Ermenilerin ruhanî lideri Arşövek Hovakim Yepiskopos’u ziyaret ederek, onları yakından tanımış, sorunlarını öğrenmişti. İstanbul’un fethiyle birlikte Katolik, Ortodoks, Gregoryen Ermenilere, Yahudilere, Süryanilere ve Rumlara (Rum: Yunan değildir, Romalı demektir. Rumların bugünkü Yunanistan ile bir ilgi ve ilişkisi yoktur) dinî ve sosyal haklar tanıdı.

Fatih, fethin hemen sonrasında, Türklerin geleneksel din ve vicdan serbestisini sürdürerek, Galata’yı teslim eden Lâtinlere bu hakkı tanıdığını Galata Ahidnâmesi ile bildirdi:

“…Ben dahi kabul eyledim ki, kendilerinin ayinleri ve erkânları ne vechile olageldiyse yine ol üslup üzere adetlerin ve erkânların yerine getüreler.”

Böyle diyen Fatih, ilk olarak Lâtinlere tanıdığı bu hakkı diğer gayrimüslim gruplara da tanıyarak, bağımsız kiliseler kurulmasına izin verdi.

Rum Patrikliği 1450’de, 2 nci Anastasios’un istifası ile boşalmıştı. İstanbul’un fethinden sonra Fatih, Ortodoks Rumları yeniden teşkilâtlandırdı. Osmanlı Devleti döneminde ilk defa Georgios Scholarios, 2 nci Gennadios adıyla Patrik oldu.

Ayasofya Kilisesi camiye dönüştürüldüğünden Gennadios, Saint Âpotre Kilisesi’ne götürüldü. Orada, Ereğli Metropoliti, geleneklere göre onu kutsayarak Patriklik tahtına oturttu.

Fatih bunun dışında, Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki Türklerle, itimat ettiği Ermeni ailelerini İstanbul’a yerleştirdi.Hovakim’e 10 yıl  önce verdiği sözü tutan Fatih, 1461 yılında, Samatya’daki Sulu Manastır (Surp Kevork)’ta  Ermeni Patrikhanesi’ni kurdurttu ve Hovakim’i  Patrik ilân etti.

Böylece Ermeni Ekümenik Patrikliği’ne, Rum Ortodoksların dışında, bütün monofizit ve gayri monofizitlerin lideri olma hakkını ve sel3ahiyetini verdi ve Ermenileri din, eğitim, öğretim, vakıf ve aile işlerini kendi örf ve adetlerine göre düzenleme hürriyetine kavuşturdu.

Osmanlı Devleti döneminde, ele geçirilen topraklarda bulunan Ermeniler İstanbul’a gelerek yerleşmeye başladılar.Öyle ki, XIX ncu yüzyılın başlarına gelindiğinde İstanbul’daki Ermeni nüfusu 150 000’e ulaştı. Ve o devirde, dünyada en kalabalık Ermeni nüfusu olan şehir, İstanbul oldu.

Amira denilen bankerlerden, tüccarlardan ve devlet memurlarından oluşan Ermenilerin yardımıyla bir çok okul, matbaa, kütüphane açtılar ve bir çok Ermeni genci öğretim ya da sanat için Avrupa ve Amerika’daki üniversite ve okullara gönderdiler. Halbuki bu haklar, o zamanki Rus idaresinde bulunan Ermenilerde yoktu.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir