2. Ermenilerin Selçuklular ve Osmanlılarla İlişkileri

Fransız şair ve yazarı Lamartin, Türkiye Tarihi isimli eserinde şöyle yazıyor:

“Tarihin her zaman kaydettiğine göre Türkler kendi dinlerinde ve siyasetlerindeki mevcut olan bir hoşgörü ile işgal ettikleri ülkede yaşayan Hıristiyanların ibadetlerine, papazlarına ve manastırlarına dokunmamışlardır.”

Herbert Adams Gibbons’un “Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu” isimli eserinde yazdığı da farklı değil:

“Osmanlı, hiçbir zaman dinde bağnaz değildir ve olmamıştır. O, yaratılışı itibariyle ateşli ve heyecanlı olmadığı gibi fıkraten zalim de değildir. Uysal, halim, nazik ve sevimlidir.”

İstanbul Kuzguncuk’ta cami ile Ermeni kilisesi yan yana… Halk birbirlerine sevgi ve saygıyla bağlanmış dil, din farkı gözetmeksizin mutlu ve huzur içinde yaşıyor. İşin ilginç yanı, hemen yanlarındaki sokağın içinde de havra var.

Bugün Ermeni halkının Türkiye’yi tercih etmesinin bir sebebi olsa gerek. Kafkaslar’da kurulu bir Ermeni devleti varken oraya gitmiyor. Başka ülkelerde olduğu gibi adını da değiştirmiyor, dilini de, dinini de…Hatta, nüfusuna yanlışlıkla yazılmış Türk adını mahkemeye verip değiştirerek Ermeni adını alıyor.

İnsanları sevmek, herkesin, her milletin din ve vicdanına hürmet etmek, Türkler’in tarih boyunca en önemli prensibi olarak kendini gösteriyor. Eğer öyle olmasaydı bugün, Orta ve Doğu Avrupa’da, Balkanlar’da, Anadolu’da, Kafkaslar’da, İran’da, Irak’ta, Suriye’de, Arabistan’da, bütün Kuzey Afrika’da Türk’ten başka millet, Müslümanlıktan başka din kalır mıydı?

Osmanlı Devleti’nde herkes kanunlar karşısında eşitti. Hukukî bir statü içinde mümtaz bir cemaat durumunda olan Ermeniler de ilk günlerinden itibaren Osmanlı Devleti’nin her türlü nimetinden cömertçe istifade ettiler. Verilen imtiyaz ve haklara zamanla yenileri eklendi.

Şu da bir gerçek ki, her devirde Osmanlı Ermenilerinin sahip oldukları haklar ve sosyal, iktisadi ve siyasi hayattaki mevkiler, Osmanlı Devleti sınırları dışındaki ne Ermeniler ve ne de diğer azınlıklara verilmemiştir.

Osmanlı Devleti döneminde Ermeniler, kamu hizmetlerinde önemli yerlere geldiler. 29 paşa, 22 Bakan, 33 Milletvekili, 7 Büyükelçi, 11 Başkonsolos ve Konsolos, 11 Üniversite Öğretim Üyesi ve 41 yüksek rütbeli memur ismen bilinmektedir. Hatta bunlardan bazıları Dışişleri, Maliye, Ticaret ve Posta Bakanlığı gibi önemli görevlerde bulunanlar olmuştur.

Hariciye Bakanı Gabriel Noradukyan Efendi,

Maliye ve Hazine Bakanı Agop Paşa,

Nafia Bakanı Hallaçyan,

Posta Telgraf Bakanı Oksan Efendi,

Darphane Bakanı Gazez Artin, isimleri hemen akla gelenler.

Ermenilerin devletle münasebetlerinde böyle olduğu gibi, beraber yaşadıkları Türklerle münasebetleri de çok iyiydi. Aynı köy ve şehirde yaşayan Türkler ve Ermeniler, birbirlerini çok seven, en çok kaynaşan ve birbirlerine çok güvenen unsurlardı.

O, dinlerine, dillerine pek düşkün olan Ermenilerin içinde Türkçe bilmeyen, evinde Türkçe konuşmayan, Türk örf ve adetlerini aynen benimsemeyen Ermeni ailesi ya hiç yoktu veya zikredilemeyecek kadar azdı.

İki Ermeni tarihçinin tespitleri tarihe ışık tutmak açısından önemlidir:

Kitabın Adı: Histoire de L’Armenia

Yazarın Adı: Hrand Pasdermadjian

Şöyle yazıyor: “ Büyük sultanlar zamanında Hıristiyan tebaanın haklarına riayet edilmiş ve adalet, mahkemelerde son derece tarafsız dağıtılmıştır.”

1914 yılında Cenevre’de yazdığı “Ermeni Harekâtının Tarihi” isimli kitabında, Mikael Varandian’ın yazdıkları da pek farklı değil:

“Rus Ermenileri’ne nazaran Türk Ermenileri, Ermeni kültürü, dili, tarihi, edebiyatı itibarıyle çok güçlü ve hür idi.”

Rahip Çark’ın, “Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler” isimli kitabında yazdıkları da bir hayli ilginç:

“Ermeniler her sahada ilerlediler. Hükümetin emniyetini ve itimadını kazanarak yüksek mevkilere çıktılar. Hatta bir çok sahada Rumları bile geçtiler.Lâkin bir atasözüne göre rahatlık batar, derler. Ermeniler bu müreffeh hayat şartlarından istifade edecek yerde, exzeli huylarının esiri olarak eski Bizanslılardan kalma köhne zihniyetlere meydan vererek, din kavgalarına tekrar başladılar.”

Osmanlı Ermenileri, Türkiye’de sakin bir hayat yaşarlarken, askerlikten muaf tutulmaları sebebiyle nüfusları da giderek arttı.

Bir deyişle kan bedellerini Müslüman Türkler ödedi.1839’dan sonra hak ve vecibelere eşitlik prensibi çerçevesinde askere alınmaları kararlaştırıldıysa da, Birinci Dünya Savaşı arifesine kadar  fiilen askerlik yapmadılar.

Vergi ve adaletin tevziinde, mükafat ve mücazatta da, askerlik kadar ayrıcalığa sahip oldular. Müslümanlar şer’î ve örfî vergiler verirken, Ermenilerin önemli bir kısmı, Patrikhane’ye mensubiyetlerini belirterek veya son zamanlarda yabancı konsoloslukların himayesi ve tâbiyeti altına girerek vergi ödemediler.

Ermeniler, diğer gayrimüslimlere nazaran Türkler’le en çabuk kaynaşan ve onların itimadını kazanan cemaatti. Hâl böyleyken, Osmanlı Devleti’ndeki Ermeniler, birden bire, durup dururken ve hiçbir sebep yokken isyana kalkışmadılar, yaşadıkları ülkeye ve halkına kastetmediler.

Fransa’da uzman tarihçi bir heyet tarafından yazılan “Osmanlı İmparatorluğu Tarihi” isimli bir kitapta şu görüşler yer almaktadır:

“Pek çok halktan meydana gelen Osmanlı İmparatorluğu’ndaki etnik grupları, Batılılar kışkırtmışlardır. Batı, Osmanlı Devleti’nin yıkılışını temin ederken, içinde bulunan etnik gruplar da bir daha huzur, güven ve rahat yüzü görmemişlerdir.”

Rus Dışişleri bakanı Lenabnoff- Rostowski’nin ortaya attığı “Rusya hududunda Ermenisiz bir Ermenistan” görüşü ibretle tetkike değer.

XVIII nci yüzyıldan itibaren, Büyük Pedro’ya atfedilen Doğu Anadolu’nun fethi projesiyle Ruslar, Kafkasya’daki ve Anadolu’daki Ermenilerle ilgilenmeye başladılar.

Bu ilgi, 1768- 1774  Osmanlı- Rus Savaşı sonunda yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması’nda, Ruslar’ın Türkiye’deki Hıristiyanlığın hamiliği üzerinde söz sahibi olmasının kabul edilmesiyle hızlandı.

1821’de Mora isyanı başladı. Bunu 1829- 29 Osmanlı- Rus Savaşı, 1831 Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanı, 1853 yılında Kırım Savaşı takip etti. Kırım Savaşı, Paris Konferansı’yla sona erdikten sonra, Ermeniler üzerindeki tahrikler iyice rekabete dönüştü.

1856’da Islahat Fermanı yayınlandı.

1863 yılında, yeni prensipler çerçevesinde ve Fatih’in 1461’de tanıdığı hak ve imtiyazlardan 400 yıl sonra, Nizamname-i Millet-i Ermeniyan adıyla Ermenilere yeni bir imtiyaz daha verildi.

Bu sıralarda, Balkanlar’da, Hıristiyan tebaa, özellikle Rusya’nın kışkırtmasıyla ayaklanmaya başladı.

Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeniler’in Hayır Cemiyetleri’nden İhtilâl Komiteleri’ne geçişleri ile Balkan devletlerinin ayaklanmaları aşağı yukarı aynı yıllara rastlar. Elbette bu bir tesadüf değildir.

Kısa bir süre sonra da Rusya, 24 Nisan 1877’de, Osmanlı Devleti’ne savaş ilân ederek, Doğu’dan Ermenilerin, Batı’dan Slavların işbirliğiyle Osmanlı Devleti topraklarını işgale başladı.

Rusların taarruzları süratle gelişti. Doğu’da Erzurum, Batı’da Yeşilköy’e kadar geldiler. Bu harekât sırasında Ermenilerin Ruslara büyük yardımları oldu. Savaş sona erer ermez, Ermeniler hemen yaptıkları bu yardımın ödülünü almak için harekete geçtiler.

Ne var ki, Rusların istedikleri Ermenilerin arzularını cevaplandırmak değil, Osmanlı Devleti’ni zor duruma düşürmekti. Bunun için Ermeniler, gerek Ayastefanos (Yeşilköy) gerek Berlin Antlaşmaları’nda istedikleri sonucu alamadılar.

Rusya ise Yeşilköy ve Berlin Antlaşmaları şartlarından doğan Ermeni sorununu zamanla, gittikçe daha iyi uzmanlaşan ve ustalaşan bir şekilde kullanarak kendi çıkarları doğrultusunda geliştirdi.

Ruslar içerde, Ermeni eğitim sisteminde uyguladıkları bir nevi laikleştirme reformlarıyla, Ermeni okullarında Rusça’dan başka dilin kullanılmasını yasakladılar. Okullar, Katağikos’un denetiminden çıkarılarak, Rus hükümetinin kontrolü altına alındı. Rus bürokrasisinde görev yapan Ermenilerden, Rus Ortodoks mezhebine girmeleri veya istifa etmeleri istendi.

Dışarıda ise, faaliyetlerini Ermeni milliyetçiliğini geliştirir yönde değil, daha ziyade Eçmiyadzin’in tesirini kuvvetlendirme ve batı devletlerinin tesirini azaltma yönünde kullandı.

Rusya’nın gözü gerçekte Ermeniler’de Ermeniler’in kazanmak istedikleri haklarda değil, Osmanlı topraklarındaydı.Zira, Doğu Anadolu bölgesi, Batı Asya’nın stratejik düğüm noktasıdır.Kars ve Erivan’a yerleşen bir Rus ordusu, Fırat yaylasına doğru ilerleyerek Akdeniz kıyılarına ulaşabilirdi.

İngiltere ise bölgede tampon bir Ermenistan Devleti kurmayı düşünmekteydi. Osmanlı Devleti çok zayıflamıştı ve Rusya’nın güneye inişini durduramazdı. Doğu Anadolu’da, her zaman  İngiltere’nin desteğine sahip olabilecek, aynı zamanda Rusya’nın güneye inişinde tampon olabilecek bir devlet, İngiltere’nin işine geliyordu. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü korumaktan vazgeçti.

Bu sırada Almanya hızla gelişmekteydi ve Osmanlı Devleti’nden herhangi bir toprak isteğinde bulunmayan bir ülke görünümündeydi.

Bu görüşten hareketle, bozulan siyasi dengeyi sağlayabilmek için, 2 nci Abdülhamit, Almanlara Berlin’den başlayan Bağdat demiryolunun açılması için izin verdi.

Ancak, Bağdat demiryolu yapımı stratejik açıdan Rusya’nın Yakındoğu engelleri için gerçek bir tehlikeydi. Demiryolunun tamamlanması, Ermenilerin bulunduğu Doğu Anadolu bölgesini, Osmanlı Hükümeti’nin esaslı bir şekilde kontrol altına almasına olanak sağlayacaktı. Şüphesiz bu durum Rusya’nın işine hiç gelmiyordu. Bölgedeki etkinliğini süratle arttırmaya başladı.

Şüphesiz tarihi olaylar, durup dururken birden bire patlak vermiyorlar. Görünen ya da görünmeyen bir çok sebep, olayların çıkmasını sağlıyor. Türk tarihinde bir Ermeni meselesinin ortaya çıkışının da bir çok sebebi var.

Bir Ermeni meselesinin ortaya çıkışını bir veya birkaç sebebe ayrı ayrı bağlamak, ya da biri veya diğerini esas alarak konuya bakmak yerine, bunların hepsini birbirine bağlayan bir sebepler zinciri şeklinde yorumlamak şüphesiz daha doğru olur.

Bu sebepler zincirinin halkalarından bazıları şunlar olabilir:

– Şark meselesi ve Anadolu ıslahatı,

– Fransız ihtilâlinin doğurduğu düşünce akımı,

– 1777 Kaynarca ve 1878 Berlin Antlaşmaları, Emperyalist devletlerin Osmanlı Devleti hakkındaki düşünceleri,

– Tahrik, teşvik ve finans ile Patrikhane ve kiliselerin dünyevî- siyasî işlere el atmaları,

– Misyoner faaliyetleri,

– Yabancı ve azınlık okulları…

Türklerin Anadolu’ya ayak basmalarından ve özellikle Balkanlar’a geçip Avrupa’ya yerleşmeye başlamalarından itibaren Batılı Devletler önce, Türkler’i Avrupa ve Anadolu’dan silâh zoruyla uzaklaştırmak istemişlerdi. Bunun için de Haçlı seferleri tertip ettiler.Bunda muvaffak olamayınca, onları İslâmiyet’ten vazgeçirip Hıristiyanlaştırmayı denediler. Yüzyıllar süren bir uğraşıdan sonra, bunda da muvaffak olamadılar.

Bu sefer, Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunan başta Ermeniler olmak üzere gayrimüslimleri dinî, millî ve siyasî yollarla kazanmak, kendi mezheplerini kabul ettirmek suretiyle amaçlarına ulaşmak yoluna girdiler.

Yabancı devletlere tanınan ticarî kapitülâsyonlar yanında din ve ayin serbestisi de misyonerlerin Osmanlı topraklarına gelmelerine yol açtı.

Esasen uhrevî değil, hayat alanı yaratma çabalarının dünyevî bir aracı olan misyonerler, XVIII ve özellikle XIX ncu yüzyıldan itibaren Anadolu’da teşkilâtlanmaya başladılar.

Yabancı devletlerin amaçları, kendi dil ve kültürlerini yaymanın yanı başında siyasî etkinlik kazanmak, belli gruplar üzerinde söz sahibi olmak, siyasî ve kültürel sahalarda çıkarlarına uygun şartlar, elverişli ortamlar yaratabilmekti.

Bunda da, gayrimüslim okullarını himaye altına almak ve kendi toplumlarına eğitim veren, kendi devlet okulu açmak gibi iki yol izlediler. Böylece, hem kendi okulları vasıtasıyla, hem de himayeleri altına aldıkları gayrimüslim okullarıyla, iki koldan Osmanlı toplumu üzerinde etkili olmaya çalıştılar.

Ermeniler için ilk misyoner okulu, 1834’te İstanbul’da açıldı.

1844 yılından itibaren, fazla başarı sağlanamayan Rumlara yönelik faaliyetler durduruldu ve Anadolu’daki misyoner faaliyetlerinin bütün yoğunluğu Ermeniler üzerine teksif edildi.

Misyonerler faaliyetlerini o kadar yoğunlaştırdılar ki, 1848 yılında, Osmanlı Devleti, Protestanları ayrı bir cemaat olarak tanımakla kalmadı, Ermeniler Gregoryen, Katolik ve Protestan diye üçe bölündü.

Bundan sonra, bütün Türkiye sathında misyoner ve azınlık okullarının sayısı giderek arttı.

Misyoner faaliyetleri sadece okullarla sınırlı kalmadı. Okullara paralel olarak misyon hastaneleri de 1880’lerden itibaren hız kazandı. İlk hastaneler Antep, kayseri- Talas, Mardin ve Van’da kuruldu.

Daha sonra İstanbul, Merzifon, Sivas, Erzurum, Harput, Adana ve Diyarbakır’da da birer hastane/ klinik açıldı.

Ermeni milliyetçiliği, başlangıçta Patrikhane ve Kilise’nin teşvik ve tahrikiyle kendini gösterirken, cemiyetler-  komiteler ve terör gruplarının aksiyonlarıyla gelişti.

Ermenilerin her devirde bir cemaat olarak yaşamalarını sağlayan, onların dinî olduğu kadar dünyevî hayatlarını da düzenleyen Ermeni Patrik ve Kiliseleri, uzun bir süre siyasî ilişkilere karışmadılar. Ancak, XVIII nci yüzyılın başlarından itibaren misyonerlerin bölgeye gelmeleriyle birlikte, Ermeni kiliselerinde Müslüman- Hıristiyan ayrımı yapılmaya, millî konular gündeme getirilmeye başladı. Bütün Anadolu şehirlerinde zamanla çıkmaya başlayan isyanları özellikle ruhanî liderler idare etti.

Örneğin, Ermeni Patriği Narses Varjebatyan’ın eylemlerini görelim:

Bu Patrik, İstanbul’daki yabancı misyon mensuplarını ziyaret ederek onların dikkatini çekmeye çalışmıştı.

İngiliz Büyükelçisi Henry Eliot, 1876 yılında Bakanlığı’na, onun hakkında şunları yazdı:

“Dün, Ermeni Patriği bana geldi. Şayet Avrupa devletlerinin ilgilerini çekmek için ihtilâl, isyan çıkarmak gerekiyorsa, bunları çıkarmanın katiyen zor olmadığını söyledi.”

İlgi çekici bir başka Patrik de, Matsos İzmirliyan.

“Bütün vasıtalara müracaat ederek savaşıyoruz. Bu arada bazen suçsuz kimseler de zarar görüyorlarsa, bunun hiçbir zararı yok.”

Bu satırların yazarı Mikael Varandian isimli bir Ermeni…1932 yılında Paris’te yazdığı “Taşnaksudyun tarihi” isimli kitabında İzmnirliyan’ın bu sözlerine yer vermiş.

İşte din adamı… İşte bir toplumu idare eden ruhanî lider !..Kendilerine verilen imtiyaz ve haklarla, misyoner faaliyetleri ve kilise mensuplarının kışkırtmalarıyla, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın her vesileyle Ermenileri tahrikleriyle ve kurulan bir çok cemiyet ve komitelerle gelişen milliyetçilik ve bağımsızlık havası, Ermeni okullarına da sirayet etmekle gecikmedi ve Ermeni okulları da, kiliseleri gibi, Türk düşmanlığının genç nesillere aşılandığı birer fesat yuvası haline geldi.

Osmanlı Devleti’ndeki Ermeni okullarının sayısının son derece kabarık olmasına karşılık, Rusya’da, 1885 Şubatında Kafkasya’da 600 Ermeni okulu kapatılmış ve yine 1897 Haziranında yeni nesli papazların zararlı tesirlerinden kurtarmak için 320 Ermeni ilkokulu ve kalan 31 okuldan bazıları da öğretmenlerin Rus diplomasına sahip olmamaları yüzünden kapatılmıştır.

Türk’ün tolerans anlayışına, Ermeni’nin toleransı kullanmasına ve Rusya’nın iki yüzlü siyasetine güzel bir örnek…

Osmanlı Ermenileri arasında ilk millî hareketlerin başlama tarihi, Zeytun olayları hariç tutulursa, 1860 yılı kabul edilebilir.

Bu tarihte, Balkanlar’da başlayan isyanlarla beraber kurulmaya başlanan dernekler, bilahare Türk Ermenileri’ni devlete karşı ayaklandıran komitelerin ilk belirtileri ve çekirdekleri oldu.

Osmanlı Devleti içinde Ermeni cemaatinin kurduğu ilk cemiyet, 1860’da, Çukurova’yı kalkındırmak amacıyla kurulan “Hayırsever Cemiyeti” oldu.

Bunu, yurdun değişik yerlerinde kurulan sayısız cemiyetler takip etti. Bütün bu cemiyetler, sadece fikrî mücadele vermekle kalmadı. Yerine göre hem Türk’e, hem de fikirlerini benimsemeyen, kendilerine yardım etmeyen veya devlete bağlılıklarıyla kendilerine ihanet eden Ermenileri de öldürmekten ve Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki isyan ve katliamlara iştirak etmekten kendilerini alamadılar.

Okullar, cemiyetler için iç ve dış destek sağladıktan sonra harekete geçilecek zemin ve zaman hazırdı.

Artık sıra komitelerdeydi.

Hazırlanan ihtilâl, bunlar vasıtasıyla gerçekleşecekti.

Komitelerin ilki, 1885 yılında, “Armanikan” adıyla Van’da kuruldu.

İhtilâl yoluyla Ermenilerin kendi kendilerini idare etmek amacıyla kurulan partiye sadece Ermeniler üye kabul edildiler.

Çeşitli cinayet ve soygunlara karışan komitelerin en ilginç eylemlerinden biri de, Kürt kılığına girerek askerlere saldırmaları oldu.

Ancak, asıl üzerinde durulması gereken ihtilâlci kuruluşlar Hınçak ve Taşnak komiteleridir.

Hınçak, çan sesi, çan, çıngırak anlamındadır. 1887 yılında, İsviçre’de kuruldu. Bu komitenin amacı, Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan devleti kurarak, bunu Rus ve İran Ermenistanları’yla birleştirmekti.

Bu komitenin sonradan İstanbul merkezi kuruldu ve çeşitli şehirlerde şubeleri açıldı.

Diğer bir ihtilâl komitesi de Daşnaksudyun…

Ermenice anlamı, “Ermeni İhtilâli Federasyonu” olan komite, 1890 yılında, Tiflis’te kuruldu.

Amacı, çeşitli Ermeni komitelerini birleştirerek isyan ve ihtilâl çıkarmak, sonucunda da Ermenistan’ın bağımsızlığını sağlamaktı.

Komitenin sloganı ise şuydu:

“ Türk’ü, Kürt’ü nerede ve hangi şartlarda görürsen öldür. Gericileri, sözünden dönenleri, Ermeni hainleri öldür, intikam al.”

Yıllar boyu öldürülen yüz binlerce Ermeni ve onların en az beş misli Türk şehidinin katillerinin kimler olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Komitelerin çıkardığı isyanlara geçmeden önce, kısaca Zeytun olayları üzerinde duralım.

Kahramanmaraş’a bağlı olan Zeytun, bugünkü adıyla Süleymanlı, çok dağlık ve ormanlık, sarp bir bölge…

Ermeniler, başlangıçta Romalılar( Bizanslılar)’ın önünden kaçarak buraya sığınmışlardı.  Arazisinin sarp durumundan da yararlanarak yüzyıllarca Ortaçağ  feodal düzenini sürdürdüler. Fiilen özerk olarak yaşadılar. Osmanlı döneminde bile, etraftaki Müslüman köylerden vergi aldılar. Onları kendi işlerinde çalıştırdılar.

Daha çok vergi vermemek ve eşkıyalık yüzünden çıkan hadiseler ki- bir söylenceye göre Ermeniler bölgede 57 kere isyan etmişlerdir- 1860’da, Lübnan’a muhtariyet verilmesinden sonra mahiyetini değiştirdi ve istiklâl mücadelesi halini aldı.

1889 yılında, yaz aylarında, Van vilâyetinde silâhlı Ermeni komitecileri ilk harekete giriştiler.

Aynı yıl Musa Bey olayı,

1890 yılında da, Erzurum isyanı ile Kumkapı nümayişi meydana geldi.

Hınçak Komitesi, umduğunu bu eylemlerle de elde edemedi.

Olaylar, Avrupa müdahalesini gerçekleştirmeden son buldu.

Fakat, çeteciler önemli bir adım atmış ve Osmanlı başkentinde de olay çıkarabileceklerini göstermiş oldular.

Artık olaylar süratle gelişecektir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir