3. Berlin Antlaşması Sonrası Ermeni İsyanları

Ermeniler, tarihin her safhasında, bölgede bulunan ya da bölgeye sonradan gelen milletlerle büyük bir çatışma içinde oldular.

Ermenilerin talihi, Türkler’le tanıştıktan sonra değişti. Onların korucu kanatları altına girdiler ve giderek geliştiler. Osmanlı Devleti için sadık tebaa oldular.

XIX ncu yüzyılın başlarında, Osmanlı Devleti giderek dağılma sürecine girdi. Bu süreç içinde, emperyalist devletler, dağılan Osmanlı Devleti’nden kendi çıkarlarını sağlamak için çeşitli girişimlerde bulundular.

1804 Sırp, 1821 Yunan ayaklanmasıyla başlayan, bütün Balkan uluslarının birer birer Osmanlı’dan ayrılması, birer Ermeni ve Kürt sorunu yaratılması, bu girişimlerden bazıları oldu.

Gerçekte Doğu’nun sorunu yoktu. Asıl sorun, emperyalist politikalarına uygun olarak Batı’nın Doğu’yu sömürme sorunuydu.

Müslüman Türk ve Ermeni toplumları arasındaki yabancılaşma 1860 yıllarında başladı. O güne kadar durumlarından hiçbir şikayeti olmayan Ermeniler, yavaş yavaş vatandan, bağımsızlıktan ve ezilmekten söz etmeye başladılar.

Gerçekte, asıl ezilen Müslüman Türk halkıydı.Yemen’den Galiç’ya ya kadar olan bölgede tam çalışabilecek çağdaki insanlarını cephelerde kaybeden bir halktı.

Çiftçilik yaparak tabiatla boğuşan, ancak ürettiğini azınlık aracı ve tefecilere kaptırıp ezilen yine bu halktı.

Azınlıklar lüks ve refah içindeyken, her türlü zorluklarla karşılaşan yine bu halktı.

Ne var ki, emperyalist ülkelerin politikalarıyla dünya kamuoyunda Türkiye’deki Ermeniler’in giderek ezildiği propagandası artarak yayılıyordu.

Osmanlı Devleti, 1839’da Tanzimat’ı ilân etti.

1856’da Islahat Fermanı yayınlandı.

1876’da Birinci Meşrutiyet ilân edildi.

Böylece azınlıklar lehine önemli reformlar yapıldı. Ancak, Osmanlı Devleti, Avrupa’nın reform taleplerini azınlıklara yönelik düzenlemeler olarak görmeyip, bütün ülkeye hasretmek istiyordu. Ne var ki, emperyalist güçler hiçbir zaman Osmanlı Devleti’nin demokratikleşmesini istememişlerdi.

İngiliz Dışişleri Bakanı’nın ağzından bunun sebeplerini anlamak mümkündür:

“Osmanlı Devleti gerçekten Meşrutiyet idaresini kurar ve bunu yaşatıp kuvvetlenirse, bu halin sonuçları daha ileriye varır. Bunun Mıısr’da etkileri müthiş olur; ta Hindistan’da kendini hissettirir. Şimdiye kadar her nerede Müslüman tebaamız varsa onlara diyebildik ki, dinlerinin başkanı (Halife) tarafından idare edilen ülkelerde merhametsiz istibdat vardır. Halbuki bizim istibdadımız şefkatlidir. Fakat, Osmanlı Devleti’nde şimdi parlamento hayatı başlarsa ve işler de düzelirse, Mısır’da Meşrutiyet isteği çok kuvvetlenecek, bizim de buna karşı koyma gücümüz çok azalacaktır.”

Özellikle Berlin Kongresi’nden sonra, amaçları Doğu Anadolu’da bağımsız bir devlet kurmak olan Ermeni cemiyetleri kurulmuştu. Bunlar, dini duyguları istismar ederek ve her türlü vasıtaya baş vurarak milliyetçilik hislerini yaymak, Ermenileri silâhlandırmak, Osmanlı Devleti’nin her yerinde isyanlar ve ihtilâller çıkarmak ve böylece batılı devletlerin müdahalesini sağlayarak amaca ulaşmak istiyorlardı.

1889’da Musa Bey olayı, 1890’da da Erzurum isyanı ve Kumkapı nümayişi bu maksatla çıkarıldı. Olaylar batılı devletlerin müdahalesini gerçekleştirmeden son buldu ama hem dikkati çekti, hem de komitelerin, Osmanlı Devleti’nin başkentinde olay çıkarabileceklerini gösterdi.

Ermeni komiteler, 1891 yılında Makedonya, Arnavutluk, Girit ve Yunan Komitecilerden oluşan  Doğu Federasyonu’ na  katıldılar.

2 nci Abdülhamit, hem Balkanlar’da, hem de Doğu Anadolu’da zaman zaman başlayan, ancak küçük çaplı oldukları için mahalli güçlerle bastırılan olayları batılı devletlerin istismar etmemeleri için 1891 yılı başında, Ermeniler için genel bir af ilân etti. Tutuklu Ermeniler serbest bırakıldı. Buna rağmen komitecilerin faaliyetleri durmadı. 1891 yılı temmuz ayında, Atina’da Türkiye aleyhtarı büyük bir miting düzenlendi. Aynı yılın sonarlında da bu sefer Yemen’de büyük bir isyan çıktı.

Bu arada Hınçak, merkezini Londra’dan Atina’ya taşırken, Makedonyalı Bulgarlar da, “Makedonya Dahili İhtilâl Teşkilâtı” adlı ihtilâl komitelerini Selânik’te kurdular.

1892 yılı, aynı zamanda Rusya’da gördükleri zulümden kaçan binlerce Yahudi’nin Osmanlı Devleti’ne sığındığı yıl oldu.

Ne yazı ki, Balkanlar’da Rumlar, Bulgarlar ve Sırplar, Doğu Anadolu’da Ermeniler, Rusya’nın kışkırtmalarıyla ayaklanarak Osmanlı Devleti’nden kopmaya çalışırken, Rusya’daki zulümden kaçan Yahudiler’in Osmanlı Devleti’nin himayesine sığınmasından ibret almadılar.

Avrupa devletlerine Ermeni meselesinin mevcudiyetini kabul ettirmeyi amaçlayan isyan hareketi Merzifon, Kayseri, Yozgat, Çorum, Amasya, Boğazlayan gibi şehirlerde 6 Ocak 1893 gecesi patladı.

Hınçak komiteleri, bu defa Müslüman halkın da ayaklanmaya katıldığı hissini yaratmak için cami duvarlarına “Vatansever Müslümanlar Komitesi” imzalı afişler yapıştırdılar. Cinayetler ve soygunlar süratle gelişirken, emniyet güçlerinin müdahalesiyle olaylar bastırıldı ve elebaşları yakalanarak mahkemeye çıkarıldılar.

Duruşmalar sonunda 15 isyancı idama, 30 isyancı da muhtelif cezalara mahkûm edildilerse de bunlardan ancak 5’i idam edildi. İsyanın elebaşları İngilizlerin baskısı ile affedildiler.

1894 yılında Sasun isyanı çıktı. Güvenlik kuvvetlerimiz, bu isyanı bastırmada, kadınları, çocukları ve ihtiyarları korumada büyük özen göstermişlerdi.

Avrupalı basını ise olayı büyük bir soykırım olarak yansıttı. Çatışmalarda ölen Ermenilerin sayısı son derece abartılı rakamlarla verilmeye başlandı. Ermenilerden daha fazla olan Müslümanların ölü sayısı ile hiç kimse ilgilenmiyordu. Bâb-ı Âlî, olayları yerinde incelemek ve tespit etmek üzere bir soruşturma komisyonu kurdu.

İngiltere’nin yoğun diplomatik çabaları sonunda Bâb-i âlî, Tahkikat Komisyonu’na Fransa, Rusya ve İngiltere’nin Erzurum’daki konsoloslarının da katılmasını kabul etmek zorunda kaldı. Konsoloslar, toplantılarda gözlemci olarak bulunacaklar ve gereğinde soru sorabileceklerdi.

Tahkikat Komisyonu, Ocak 1895’ten Temmuz 1895’e kadar 6 aylık süre zarfında, 108 toplantı yaparak 190’dan fazla şahit dinledi. Komisyonda bulunan konsoloslar, tahkikat neticesini bir rapor halinde yayınladılar. Bu rapor dahi Ermenileri masum ve katliama maruz kalmış olarak gösteremedi. New York Herald Amerikan gazetesi raporu olduğu gibi yayınladı. Burada, “Tahkikat Komisyonu, Osmanlı Hükûmeti’nin asilere karşı asker göndermekle en meşru hakkını kullandığını tespit etmiştir” deniliyordu.

Ne var ki, bütün bunlara rağmen Ermeni isyanları bir türlü durmak bilmiyor, bütün Anadolu sathına yayılıyordu. 1895 yılında çıkan isyanlardan sadece şehir adlarını görelim:

Zeytun, Divriği, Trabzon, Eğin, Kayseri, Akhisar, Erzincan, Gümüşhane, Bitlis, Bayburt, Maraş, Urfa, Erzurum, Diyarbakır, Siverek, Malatya, Elazığ, Sivas, Merzifon, Maraş, Muş ve Yozgat.

1896 yılında da olaylar Makedonya ile koordineli gelişti. 1896 başlarında, Bulgar komitecilerinin Makedonya’da büyük bir ayaklanma hazırladıklarına dair bilgi alınmıştı. Bunun üzerine, Girit ve Ermeni patırtıları arasında kalmış olan 2 nci Abdülhamit, 6 ay önce Ermeniler için ilân ettiği reformların aynen Rumeli vilayetlerinde de tatbik mevkiine konduğunu açıkladı.

Fakat bu gelişmeler, Makedonya’da isyan hazırlığı içinde bulunan Bulgar komitelerinin faaliyetlerini durduramadı. Mayıs ayından itibaren Bulgar komiteler harekete geçtiler.

Durumu değerlendirmek isteyen Girit Rumları da ayaklandılar.

Tabi bu arada Ermeniler de boş durmuyordu.Haksızlıklara uğradıklarını ileri sürüyor, Avrupa kamuoyunun gözlerinin daima üzerlerinde olmasını istiyorlardı. Ne var ki, Van ve Erzurum’da konsolosluk görevlerinde bulunan General Mayevski, onlarla aynı fikirde değildi:

“…Ermeni köylerinin devamlı olarak saldırılara maruz kaldıklarına inanmamak gerekir.Zira, gerçek böyle olsaydı, hiçbir Ermeni köyü bulunmazdı. Halbuki her devirde Ermeni köyleri bölge köylerinden daha zengin ve daha müreffeh olmuşlardır.”

1895 yılında Zeytun’da başlayan Ermeni isyanı, ancak 1896 yılının Şubat ayında bastırılabildi.

2 nci Abdülhamit, isyana katılanların tümünü affetti.

Mayıs ayında bu defa Van bölgesindeki Ermeniler ayaklandılar.

Türk ve Kürt köyleri basıldı, yakıldı ve pek çok kimse katledildi.

Ancak, Avrupa’da olaylar kamuoyuna yine ters olarak açıklandı. Türkler zalim, Ermeniler masum gösterildi. Rus Başkonsolosu General Mayevski’nin raporlarında yazılanlar şöyle:

“…Muharrirlerin istisnasız olarak ortaya attıkları Türkler’in Ermenileri imha etmeye çalışması iddiası tamamen yersizdir.Ermeni halkının, Türklere nazaran daha rahat bir hayatları vardır. Bu bakımdan 1895’e kadar Ermeniler’in maruz kaldığı öne sürülen sıkıntılar, son derece mübalağayla uydurulmuş bir efsaneden başka bir şey değildir.Gerçekte Türkiye’deki Ermenilerin durumu diğer ülkelerdekilerden hiç de kötü değildir.”

1896 yılı Mayıs ayında başlayan Van Ermeni ayaklanması, ancak sene sonuna doğru bastırılabildi. Ancak, olaylar hiçbir zaman dinmedi. Ermeni komitecileri, Anadolu’daki olayların, uzaklık sebebiyle Avrupa’nın fazla dikkatini çekmediğini düşünerek, gözlerini tekrar başkente çevirdiler. Niyetleri beş koldan saldırmaktı.

Ancak, plânlarından sadece birini uygulama imkânı buldular. Osmanlı Bankası’nı ele geçirdiler. Bankadaki 120 memuru rehine alarak, isteklerinin yerine getirilmesini istediler.

2 nci Abdülhamit, bankayı basan komitecilerin çıkıp gitmelerini ve İstanbul’u terk etmelerini kabul etti, fakat siyasi taleplerini reddetti. Böylece 27 ihtilâlci, sefaret tercümanlarının himayesinde bankadan çıktılar ve limanda bekleyen İngiliz yatına binerek Marsilya’ya doğru hareket ettiler..

Şimdi, Ermeni komitecilerin 2 nci Abdülhamit’e düzenlediği suikastı göreceğiz. Ama önce Rus Başkonsolosu General Mayevski’nin gözlemlerine bakalım. Şöyle diyor:

“…Avrupa’yı alârma geçirmiş olan isyanların hatası her zaman Türkler’e yüklenmiştir. Gerçeği olduğu gibi kabul etmek gerekirse, gerçeği itiraf etmek gerekirse, Doğu’daki barbar olanlar Müslümanlar değil, bilakis Hıristiyanlardır.Doğu’da bütün kötülükleri yapanlar ve sonra da bunları korumasız Müslümanların üstüne atanlar hep Hıristiyanlardır.”

21 temmuz 1905 Cuma günü, Beşiktaş’taki Hamidiye camii’ne Cuma namazına giden 2 nci Abdülhamit’e  Ermeni komiteciler tarafından bir suikast tertiplendi. Arabası bir saatli bomba ile havaya uçurulmak istendi.

Padişah’ın camiden çıkarken karşılaştığı Şeyhülislâm ile her zamankinden biraz fazla konuşması, onu mutlak bir ölümden kurtardı.Ancak, olayda 26 kişi öldü, 58 kişi de yaralandı. Yakalanan elebaşlarından birinden, Yıldız suikastından sonra Galata Köprüsü, Osmanlı Bankası, Demiryolu gar ve köprülerinin de havaya uçurulacağı öğrenildi.

Sultan Abdülhamit, kendisine suikast düzenleyenleri affetti; kendilerine Avrupa’da bir memuriyet verdi. (Kısacası ölenler öldüğüyle kaldı.)

Ermeni komiteleri,1908’de Meşrutiyet’in ilânıyla yıkıcı faaliyetlerini geçici olarak durdurdular. Bundan sonra 1909 yılına kadar Türkiye’de Ermeni ilişkileri açısından çok önemli bir olay olmadı. Sadece Kafkasya’daki Türklerle Ermeniler arasında mücadeleler devam etti.

Meşrutiyet’in bütün imparatorluk için yeni bir hayatın ve ilerlemenin başlangıcı olacağı kanaati vardı. Meşrutiyet Meclisi’ne bir çok Ermeni milletvekili de katıldı.

Meşrutiyet’in ilânıyla hava yumuşamış, Ermeni hareketleri durulmuştu. İmparatorluktaki bütün unsurların samimi işbirliği ve dünyanın bu bölgesinde durumun düzelme ihtimali, bu durumdan memnun olmayan dış güçleri korkuttu. Hep birden yeniden aleyhte propagandaya, tahrik ve teşviklere giriştiler. Kısa bir süre sonra, Ermeni komiteciler tekrar Osmanlı Devleti’ne karşı cephe aldılar.

Rus Çarlığı, Adana, Maraş, İskenderun bölgesindeki Ermenileri Ortodoks mezhebine geçirerek kendisine bağlamayı ve bu yolla Akdeniz’e çıkmayı istediği için devamlı olarak Ermenileri kışkırtıyor ve destekliyordu. Bu arada, Adana’ya murahhasa olarak gönderilen Episkopos Muşeg’in teşvikleri, tahrikleri, halkı teşkilâtlandırması ve silâhlandırması istenen ortamı hazırladı.

Çukurova’da Ermeni olaylarının çıkmasının bir sebebi de, Ermeni- Fransız ortaklığıydı.

Bu sıralarda İstanbul’da gergin günler yaşanıyordu.

13 Nisan 1909’da, 31 Mart Vak’ası denilen olay meydana geldi. Bir kısım asker ve gerici isyan etti. Şehirde bu kargaşa sürerken, İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri, Selânik’ten getirilecek bir orduyla hareketin bastırılmasını kararlaştırdılar.

İşte bu karışık ortamda, 14 Nisan 1909’da, yani 31 Mart Vak’ası’ nın çıkışının ertesi günü, Adana’da Ermeniler ayaklandılar.

Bu isyan, Türklerden ve Ermenilerden pek çok kimsenin ölmesine sebep oldu. Kısa bir süre sonra isyan bastırıldı ve suçlular mahkemeye verilerek cezalandırıldılar.

Ancak burada da Ermeniler istedikleri sonuca ulaştılar. Bütün Avrupa, “Türkiye’de Ermeniler katlediliyor” diye  ayaklandı.

Kısa bir süre sonra Osmanlı Devleti, önce İtalyanlarla Trablusgarp Savaşı’na, sonra da Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ ile Balkan Savaşı’na girdi.

Savaş sonunda Balkanlardaki denge Osmanlı Devleti aleyhine bozuldu. Balkanlar’daki yüz binlerce Müslüman Türk, her şeylerini bırakarak eriye eriye İstanbul’a erişti ve Anadolu’ya dağıldı.

Balkan savaşı’ndan sonra, Ermeni cemiyet ve komitelerinin siyasi faaliyetleri daha da arttı.

Ancak Osmanlı Devleti, Berlin Kongresi’nden sonra hızlanan ıslahat meselesini düzenleyemeden 1 nci Dünya Savaşı’na girmek zorunda kaldı.

Osmanlı Devleti bu savaşta 7 cephede birden dövüşürken, cephe gerisindeki korunmasız yaşlı erkek, kadın ve çocuklar da Ermeni komitecilerle baş başa kaldılar.

Böylece, ıslahat bahanesiyle batılıların müdahalesi ve Ermenilerin gayretleriyle ortaya atılan suni “Ermeni Meselesi”, savaş sırasında yerini bu defa Ermenilerin başrolünü oynadıkları “Ermeni Katliâmı” na bıraktı.

Savaşlar başlar başlamaz, herkes kendince bir hesap içine girdi.

İtilâf devletleri hem içerdeki hem dışarıdaki Ermenileri silâhlandırıp, bağımsızlık vaat ederek  Osmanlı Devleti’ni kısa sürede saf dışı etmek için faaliyetlerini yoğunlaştırdılar.

Rus Çarı 2 nci Nikolas’ın Ermenilere hitaben yayınladığı beyannamede şunlar yazılı:

“…Ermeniler, bir çoğunuzun altında ezildiği ve ezilmeye devam ettiği beş asırlık istibdattan sonra hürriyete sahip olacağınız saat geldi.

Ermeniler, Çarlar hükûmetleri altında kan kardeşlerinizle birleşerek nihayet hürriyet ve adalet nimetlerine kavuşacaksınız.”

Bu ifadeler Rus Çarı 2 nci Nikolas’a ait. Oysa, ihtilâl sonrasında bu ifade Lenin’in ağzında şöyle bir şekil almış:

“…Ermeniler ve ihtilâlci komitacılar, oyunda gerekli olan ahmaklardır.”

Rusya, Ermenileri sadece propaganda yoluyla desteklemekte kalmadı. Onlara silâh ve cephane de temin etti. Şubat 1915’te Tiflis’te, Taşnaksudyun Partisi Milli Kongresi toplanmıştı. Bu tarih, Osmanlı Devleti’nin 1 nci Dünya savaşı’na girdikten sonra, Sarıkamış Muharebeleri’nin sona erdiği günlere rastlamaktadır. Burada, Askeri Temsilci’nin konuşmasının bir bölümünde şöyle bir ifade dikkati çekiyor:

“…Bilindiği gibi, savaşın başında Rus Hükûmeti, Türk Ermenilerini sil3ahlandırmak, talim yaptırmak ve savaş zamanında ülkenin içlerinde isyan çıkartmanın ilk masrafları olarak 242 000 ruble vermişti. Gönüllü müfrezelerimiz Türk ordusu zincirini yararak geçmek ve isyancılarla birleşerek geride ve cephede, mümkün olduğunca da düşmanın arasında yani Türkiye’de anarşi çıkartmak ve bütün bunlarla Rus ordularının ilerlemesini ve Türkiye Ermenistanı’na hakim olmasını sağlamak zorundaydı.”

Bu ilginç ifadenin yazılı olduğu doküman, Armenia Wejdunarodnaya Deplomatiya…B. A. Boran’ın yazdığı kitap, 1929’da Moskova’da yayınlanmış.

Osmanlı Hükûmeti, 3 Ağustos 1914 tarihinde seferberlik il3an etmişti. Aynı gün, Hınçak ve Ramgavar gibi komita merkezlerinden Osmanlı topraklarındaki şubelerine şu talimat verildi.

“…Rus ordusu sınırdan ilerleyip, Osmanlı askeri geri çekilirse, her taraftan birden eldeki vasıtalarla isyan edilecek, Osmanlı Ordusu iki ateş arasında bırakılacak, binalar ve resmi müesseseler bombalanacak, yakılacak, hükümet kuvvetleri bölgede meşgul edilecek, ikmal kafileleri vurulacaktır. Bunun aksi, Osmanlı ordusu ilerlerse, Ermeni askeri silâhlarıyla kıtalarından kaçarak Rus Ordusu’na katılacak veya yurt içinde çeteler oluşturacaktır.”

Osmanlı Devleti, birbirinden  kilometrelerce uzaklıktaki cephelerde İngiliz, Fransız, Rus ve hatta Arap kuvvetleriyle çarpışmaya başlamadan önce, cephe gerisindeki korunmasız vatandaşlarını teslim edeceği Ermenilerin düşünceleri işte budur.

Şimdi, savaşa girmeden önceki Anadolu’da bulunan Ermeni nüfusunun ne olduğunu görelim.

Ermeni propagandası yapan Ermeniler ve onları destekleyen çevreler, 1 nci Dünya savaşı’nın başında göç ettirilen, fakat bunun soykırım olduğunu söyleyenler, Ermenilerden  1,5- 2 milyon insanın hayatını kaybettiğini ileri sürmektedirler.Bu rakam da giderek artmaktadır.Gerçeği saptamak için Osmanlı Devleti’nin o zamanki nüfusuna bakmak gerekir.

Stanford J. Show’a göre:

Yıl: 1890

Müslüman sayısı: 12 585 950

Ermeni sayısı     : 1 139 053

 

Yıl: 1897

Müslüman sayısı: 14 111 945

Ermeni sayısı: 1 162 853

 

Yıl : 1906

Müslüman sayısı: 15 518 478

Ermeni sayısı : 1 140 563

 

Yıl: 1914

Müslüman sayısı: 15 044 846

Ermeni sayısı : 1 229 007

 

Ermeni tarihçi Pastırmacıyan’a göre:

Ermeni sayısı: 3 380 000

 

Lozan’daki Ermeni heyetine göre:

Ermeni sayısı: 2 500 000

 

Ermeni tarihçi K. Arslanyan’a göre:

Ermeni sayısı: 1 800 000

 

Fransız Sarı Kitabı’na göre:

Ermeni sayısı : 1 550 000

 

Ludovic de Constensa’ya göre:

Ermeni sayısı: 1 400 000

 

Revue de Paris’e göre:

Ermeni sayısı: 1 300 000

 

İngiliz Yılığına göre:

Ermeni sayısı: 1 056 000

 

1914 Resmi İstatistiği’ne göre:

Ermeni sayısı: 1 234 671

 Ermeni kaynaklardaki abartılı rakamları göz önüne almazsak, bu nüfusun ortalama 1 300 000 olduğu kabul edilebilir.

Ne var ki, Ermeni entelektüelleri bu konuda kendilerinden başka türlü düşünenlere hiç de hoşgörülü davranmıyorlar.

Anadolu’daki nüfusun gerçek oranını “Muslims and Minorities” isimli kitabında açıklayan Prof. Dr. Justin Mc Carty, ABD’deki üniversitelerde derslerini ancak  polis koruması altında verebiliyor.

Mc Carty diyor ki:

 “ Anadolu’nun doğusunda 6 vilayet vardı. Bu altı vilayette belirli bir miktar Ermeni yaşamaktaydı. Bu vilayetlerin hiç birinde Ermeniler nüfusun 3’te 1’nden fazla değillerdi. Aslında, 1 nci Dünya Savaşı’nın başında dünyadaki bütün Ermenileri buraya yerleştirseydiniz, yine de Müslüman halkın nüfusu Ermenilerden çok daha fazla olurdu.”

 1 nci Dünya savaşı’ndaki Ermenilerin yapmış oldukları katliâm, iki bölümde incelenebilir.

 Birincisi, 27 mayıs 1915 tarihli Sevk ve İskân Kanunu’nun yayınlanmasına kadar olan safhada meydana gelen olaylar;

 İkincisi, Sevk ve İskân safhasında ve ondan sonra meydana gelen olaylar.

 Doğu’da ilk isyan, seferberliğin ilân edilmesinden hemen sonra, Ağustos 1914’te, Zeytun’ da çıktı. Çeşitli istekler ileri süren Ermeniler, olumsuz cevap alınca ayaklandılar ve katliâmlara başladılar.

 Zeytun’a gidenlerin “Asker Kayası” ya da “Asker Tepesi” denilen yeri görmelerini öneririm. Ermeniler, esir aldıkları bir Tabur kadar Türk askerini buradan aşağıya canlı canlı atmışlar. Düşünürken bile insanın tüyleri diken diken oluyor.

 Zeytun’dan sonra Maraş, Kayseri, Bayburt, Bitlis, Sivas, Erzurum, Trabzon, Van gibi savaşan ordunun lojistik destek merkezi konumunda olan stratejik şehirlerde süratle gelişti.

 Bir taraftan Ruslar Doğu’dan, İngiliz ve Fransızlar Batı’dan, Çanakkale’den ve Güney’den Osmanlı Devleti’ne saldırırlarken, Anadolu’nun hemen her bölgesinde, bilinçli bir şekilde harekete geçerek isyan eden Ermeniler, binlerce masum insanın kanına girerek, güzelim köy ve kasabaları harabeye çevirdiler.

 Doğu Anadolu’daki şehirlerin dışında Diyarbakır, Elazığ, Ankara, Adana, Urfa, İzmit, Adapazarı, Bursa, İzmir, İstanbul gibi şehirlerde de Ermeniler tarafından insanlık dışı cinayetler işlendi.

 Anadolu’nun hemen her köşesinde bir toplu mezar var. Bunlar, Ermenilerin Müslüman Türklere uyguladığı soykırımın izleri…

 Müslüman Türk insanının nelere maruz kaldığı açıkça görülüyor.

 Ermeni komitacıların düşünmeden ve kuru bir hayal uğruna girdikleri bu kanlı olaylardan kan ve göz yaşı çıktı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir