5. Tehcir Kanunu İle İlgili Gerçekler

Ermenilerle Müslüman Türkler, 1 nci Dünya Savaşı’na kadar, birbirleriyle çok uyumlu bir şekilde yaşıyorlardı. Hatta, bir yere gidecekleri zaman birbirlerine evlerinin anahtarlarını teslim ediyorlardı.

Ancak, çeşitli sebeplerle Ermeniler Osmanlı Devleti aleyhinde teşkilâtlanmaya başladılar.  1 nci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti 7 cephede birden savaşmak zorunda kaldığında, cephe gerisindeki kadınlar, çocuklar ve yaşlılar korunmasız bir haldeydiler. İşte böyle bir ortamda, Ermeni çetelerinin acımasız eylemleri başladı.

Günümüzde bütün bu gerçekleri hatırlamak bile istemeyen Ermeniler, sözde Ermeni soykırımını ileri sürerek dünyanın gözünü boyamaya çalışıyorlar.

Türkiye dışında yaşayan bazı fanatik Ermeniler, amaçlarına ulaşmak için uluslar arası kuruluşlara baş vurarak onlardan destek arıyorlar.

Dünyanın çeşitli yerlerinde Türkler’e ait iş yerleri Ermeni teröristler tarafından tahrip ediliyor, resmî görevliler ya da yakınları acımasızca saldırıya uğruyor.

Kısacası, gerçeği bilmek ya da hatırlamak istemeyen bir takım fanatik Ermeni’nin, eylem ve istekleri bitmek bilmiyor.

Ancak, burada dikkati çeken husus, Ermeni isteklerinin, Türkiye’den uzaklıkla orantılı olarak artması…

Türkiye’den binlerce kilometre uzakta bulunan, çoğunluğunun Türkiye’yi hiç görmediği Ermeniler sözde soykırım iddiasında bulunurken, Türkiye’de yaşayan Ermeniler, son derece mutlu ve huzur içinde yaşıyorlar. Hiçbir iddia ve talepleri de yok.

Hem sonra, Türkiye’de Ermenilere soykırım varsa, Ermenistan’da yaşayan Ermeniler, neden kaçak veya izinli olarak Türkiye’ye gelip çalışıyorlar ?

Bugün, yurt dışında yaşayan bir takım fanatik Ermeni’nin bütün yaygarasına rağmen, Ermeni halkının Türkiye’yi tercih etmesinin bir sebebi olsa gerek. Kafkasya’da kurulu bir Ermeni devleti varken oraya gitmiyor. Başka ülkelerde olduğu gibi adını da değiştirmiyor, dinini de…

Tarihi bilgiler bize gösteriyor ki, Ermeniler  yüzyıllar boyunca, Türkler hariç, kendilerine hakim olan devletler tarafından siyasi, dini, iktisadi ve kültürel baskı görmüş, eziyet çekmişler.

Bu eziyetlerin en başında da, sık sık meydana gelen mecburi göçler geliyor.

Tehcir, Arapça bir kelime…Bir yerden başka bir yere göç ettirmek, hicret ettirmek manasını taşıyor. Fiilde bir sürgün manası yok.

Zaten, 1915 yılında tehcir diye meşhur olan kanunun adı da “Sevk ve İskân Kanunu”…

Ermeniler, tarihleri boyunca sık sık karşılaşmışlar tehcirle…

Bu hâl, Ermeni Milleti’nin bir yerde yerleşip gelişmemesinin de sebebi olmuş.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi büyük göçlerin, istilâ ordularının geçidi, uğrağı olduğu için, burada zaman zaman bir çok göç olayı yaşanmış. Tarih boyunca muhtelif yerlerden gelen diğer milletler de buraya yerleşmişler.

Ateşperestlik Hıristiyanlıktan önce İranlılar ve Ermeniler arasında müşterek bir din idi. Bu sebeple din, dil, kültür, Ermenileri İranlılarla birleştiriyordu.

Ancak, İS. 300 yıllarından itibaren, Ermenilerin Hıristiyanlığı benimsemeleri, İranlılarla Ermenilerin arasını açtı.

Sasaniler, Ermenileri tekrar ateşperestliğe döndürmeye çalıştılar. Binlerce Ermeniyi İran içlerine sürdüler.

2 nci Şapur, bir çok şehri tahrip ettikten sonra, 70 000 civarında Ermeniyi  Parthiya’ya sürdü.

V nci asrın son çeyreğinde, bölgedeki Ermeniler tamamen temizlenmek maksadıyla, feodal aile reisleri yerine Romalı (Bizanslı) memurlar yerleştirildi ve Ermeniler, Trakya’ya sürüldü.

VI ncı yüzyılın sonlarından VII nci yüzyıl başlarına kadar, Roma (Bizans) İmparatoru Maurice, bu sürgün faaliyetine devam etti.

642’de, Araplar bölgeyi ele geçirince, 35 000 kadar Ermeniyi Suriye ve Arabistan’a sürdüler.

VIII nci yüzyılda, Roma (Bizans) İmparatoru 2 nci Basil, bir çok Ermeniyi tarımda kullanmak ve Bulgarlarla Macarlarla savaşmak üzere Trakya’ya, Makedonya’ya ve Tesalya’ya sürdü.

Moğol istilâsı sırasında Hülagu Han, 1250 yılında, bir çok Ermeniyi Suriye’ye götürdü.

1266 yılında, Çukurova civarını işgal eden Memluklar, kendilerine daha önce Moğollarla birlikte saldırmış bulunan birçok Ermeniyi esir alarak Mısır’a götürdü.

1274- 1275’te, Çukurova’ya yeni bir sefer yapan Memluk Sultanı Baybars, 10 000 civarında Ermeniyi Mısır’a sürdü.

Osmanlı döneminde Ermeniler, en mesut, en müreffeh günlerini yaşadılar. Sadık teba olarak adlandırıldılar ve sevgi gördüler. Osmanlı Devleti toprakları içinde Ermenilerin sürgün edilmesi hiçbir zaman gündeme gelmediği gibi, diğer ülkelerde zulme ve baskıya uğrayanlar, kendi arzularıyla Osmanlı topraklarına sığındılar.

Bütün azınlıklar gibi Ermeniler de Türkiye’de huzur içinde yaşıyorlardı ama, yurt dışındaki Ermenilerin sürgün hayatları bitmemişti. Birkaç örnek görelim.

İranlılar, 1746’da çıkan Türk- İran savaşı sırasında ordunun önünü boşaltmak maksadıyla, 24 000 Ermeni’yi İran’a sürdüler. Bunların bir kısmı, yollarda helâk oldu.

1778’de Kırım’da bulunan 75 000 civarındaki Ermeni ailesi, steplere sürüldü.

1826’da, İran ile Rusya arasında yapılan savaşlarda Ermeniler, Rusların yanında savaşa katıldılar. 1828 yılında İran ile Rusya arasında  Türkmençayı Antlaşması yapıldı ve her iki taraf arasında göç serbest bırakıldı. Bunun üzerine, İranlıların öç almasından çekinen Ermeniler, Rusya’ya göç etti.

Rusların bu göçmenleri vergiden 20 yıl muaf tuttukları duyulunca, bu sefer Erzurum, Kars ve Bayezıd’dan da 70 000 civarında Ermeni, kendiliğinden buraya göç etti.

Günümüzde, Ermeni yanlısı düşünen ve meydanlarına Ermeni soykırım anıtı diktiren bazı devletlerin tarihlerinde çok ilginç tehcir ve soykırım örnekleri var.

İngiltere’yi ele alalım.

İngilizler, Sudan’ı işgal ettiklerinde, burada eli silâh tutan herkesi katlettiler.

1849- 1851 yıllarında, İrlanda’dan gıda maddelerini dışarı çıkararak, 400 000 insanı açlıktan öldürdüler.

Hindistan’da yüz binlerce  Hintliyi katlettiler.

Ayrıca, 2 nci Dünya savaşı içinde, İngilizlerin Yunanistan’a uyguladıkları ambargo sırasında, binlerce Yunanlı açlıktan öldü.

Ermeni koruyucularından biri olan Fransa, Tunus ve Cezayir’de 1 000 000’dan fazla Müslüman’ı öldürmekten geri durmadı.

Aynı şekilde, Ermenileri destekleyen Rusya, 1878’de ve 2 nci Dünya Savaşı’nda, yüz binlerce Kırımlı Türk’ü Sibirya’ya sürdü; 1 nci Dünya Savaşı sırasında, yüz binlerce Kafkas Müslüman’ı güneye sürdü; İhtilâl sonrasında, 3 000 000 insanı sürdü veya rejime kurban etti.

Ve nihayet Kızılderililerle zencilerin kökünü kazımaya çalışan, 2 nci Dünya Savaşı’nda yüz binlerce sivil Japon halkının üzerinde Atom bombası deneyen, 1950- 1970 yıllarında Vietnam’da birçok insanı katledenlere arka çıkan ve gerçeklere kulaklarını tıkayan A.B.D. oldu.

Her biri yüzlerce sayfalık araştırmayı gerektiren bu vahşetler dururken, hayalî Ermeni soykırımından söz eden ve 1 nci Dünya Savaşı’nda öldürülen 1 000 000’dan fazla Müslüman’ı görmemezlikten gelenlerin bu tutumlarını Türkiye üzerindeki emperyalist emelleriyle açıklamak, herhalde yerinde bir sonuç olacaktır.

Osmanlı Devleti toprakları içinde Ermeniler, hiçbir zaman sürgüne maruz kalmadılar.

Ancak, 1 nci Dünya Savaşı içinde, komitacılar ve yandaşları, cephede savaşan Türk askerini arkadan vurmaya kalkınca, sürgüne değil, bulundukları bölgeden alınıp, yine yurt içinde (o zamanki Osmanlı Devleti toprakları içinde) başka bir yere sevk edildiler ve orada iskâna tâbi tutuldular.

Teşkilâtlanma ve silâhlanmalarını Osmanlı Devleti sınırları içinde ve dışında, hâmisi devletlerin maddî ve manevî desteğinde sürdürmüş olan Ermeniler, 1 nci Dünya savaşı seferberliğinin ilânı ile birlikte fiilî hareketlerini yoğunlaştırmışlardı.

Ermeni Komita merkezlerinin köylere kadar gönderdikleri emirleri, bir çok Ermeni yazarın kitabında, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivi’nde bulmak mümkündür.

Ermenilerin kaleme aldığı kitapların bazılarının adları şunlar:

Papazian’ın 1934 yılında Boston’da yazdığı “Patriotizm Perverted”(Yolunu Şaşırmış Vatanseverlik/ Bozulmuş Milliyetçilik);

Georges de Maleville’nin 1988’de, Paris’te yazdığı “La Tragedie Armenienne de 1915”(1915 Ermeni Trajedisi);

Aram Turabiyan’ın 1917’de Marseille’da yazdığı “Les Volontaires Armeniens Sous Les Drapeaux Français”(Fransız Bayrağı Altında Ermeni Gönüllüler);

Türkiye dışında ve Ermeniler tarafından yazılan bu kitaplarda, Ermeni komita merkezlerinin köylere kadar gönderdikleri emirleri görmek mümkündür.

Şimdi bu emirlerden bazılarını görelim:

Kim olursa olsun, her Ermeni mutlaka silâhlanacaktır.

Seferberlik ilânıyla silâh altına çağrılan Ermeniler, bu çağrıya uymayacaklar ve çevresindeki halkı, orduya katılmaktan men edeceklerdir.

Silâh altına alınmış Ermeni askerleri ordudan firar edip, Ermeni çetelerine veya gönüllü birliklerine katılacaklardır.

Rus Ordusu sınırı geçer geçmez, komitacılar, firariler ve çeteler, Rus Ordusu’na katılarak onlarla birlikte Osmanlı Ordusu’na saldıracaklardır.

İkmâl yollarını ve telgraf hatlarını kesmek suretiyle Osmanlı Ordusu’nun iâşe ve istihbaratını sekteye uğratacaklardır.

Cephe gerisindeki iki yaşına kadar olan bütün Müslümanlar, görüldükleri yerde katledileceklerdir.

Müslüman halkın yiyecek, mal ve mülkü ele geçirilerek yakılıp yıkılacaktır.

Ermeni hayır kurumları ve kiliselerinin bazıları yakılıp, bunların suçu Müslümanlar’a atılacaktır.

Resmi devlet daireleri kundaklanacak, Osmanlı zaptiye ve Jandarmaları pusuya düşürülerek öldürüleceklerdir.

Cepheden yaralı dönen Osmanlı askerleri öldürüleceklerdir.

Müslüman askerlerin ve halkın moralleri bozularak göçe mecbur edileceklerdir.

Ermenilerin yaptıkları isyan, ihtilâl ve katliamların faturası Müslümanlara çıkarılacak ve bu iç ve özellikle dış basında neşredilecektir.

İnsanın duyduğu zaman bile inanamadığı insanlık dışı bu komita talimatlarının, yine Ermenilerin kaleme aldığı kitaplarda bulunması çok daha ilgi çekici olsa gerek.

Şimdi, dönemin Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) sonraları Başbakanı Talât Paşa’nın, bu vahşet ve nankörlük belgeleri hakkındaki anılarına bakalım.

“…Bu belgeler, seferberlik ilân edildiği sırada hükûmetin eline geçmişti. Hükûmet olayların çıkmasını beklemeye, ihtilâlci amaçlara karşı herhangi bir harekete geçmemeye, yalnızca karşı tedbirler almaya karar vermişti.

Ben, Taşnak Komitesi’nin tanınmış üyelerine ve özellikle Erzurum Mebusu dostum Varteks Efendi’ye hükûmetin bu kararlardan haberi olduğunu ve Ermeniler bu tür eylemlere yöneldikleri takdirde çok şiddetli tedbirlerle karşılaşacaklarını bildirdim.

…Başkomutan Enver paşa da, Ermeni Patriği’ni davet ederek, kendisine Türkiye’nin bu savaşta Ermeni vatandaşlardan bağlılık beklerken silâhlarıyla birlikte taşraya kaçmış olan Ermenilerin köylere saldırıp memurları öldürdüklerinin resmi raporlardan anlaşıldığını bildirdi ve bundan sonra iyi öğütlerde bunmasını tavsiye etti.

…Bu tavsiyeler hiçbir sonuç vermedi. Savaşın başlamasının hemen ardından Muş, Bitlis ve Van illerinde Ermeniler tarafından kışkırtılan ayaklanmalar başladı. Bunun üzerine, genel kararg3ahta, “Ermenilerin Göç Ettirilmesi” hakkında bir kanun hazırlanarak bakanlar Kurulu’na sunuldu. Ben, bu kanunun uygulanmasına tamamıyla  karşıydım.

…Geleceği düşünerek, bu kanunun uygulanmamasında ısrar ettim ve yürürlüğe girmesini geciktirmeyi başardım.

Bir süre sonra Van, Ruslar daha doğrusu Ermeni gönüllü çeteleri tarafından işgal edildi. Van’ın işgali sırasında, kaçamamış Müslüman halk öldürüldü, kadınların namuslarıyla oynandı. Van’daki bu olayları içteki öteki başkaldırma olayları izledi.

Ordu, göç ettirme kanununun uygulanmasında yeniden ısrar etti. Ben, yine karşı çıktım. Bir çok acı durumlar bana göstermiştir ki, Hıristiyanların Müslümanlara yaptıkları zulümler Avrupa’da büyük bir hoşgörüyle, sessiz karşılandığı halde, Müslümanların en ufak bir hareketi gereğinden fazla büyütülüyordu.  Bu bakımdan, Rusların bu savaşta Ermenilerin yanı başında bulunması yüzünden çıkacak olan düzensizliklerin bize karşı ve kötüye kullanılacağını önceden biliyordum.

Bu görüşmeler sırasında, meslektaşlarımdan bazıları beni duygusuzluk ve vatana bağlı olmamakla suçlayacak kadar ileri gittiler. Gerçi ordu, son derece tehlikeli bir durumda bulunuyordu. Ordunun bu konuda bir kanun çıkmadan önce gereken tedbirleri alması imkânı yoktu.”

Osmanlı Hükûmeti’nin bütün iyi niyetine rağmen, olayların giderek yoğunlaşması, birçok cephede Avrupa’nın en güçlü devletleriyle savaş halinde bulunulması, isyanların tamamen bir ihanete dönüşmesi ve hem cephenin, hem de cephe gerisinin emniyete alınarak yüz binlerce Müslüman’ın göz göre göre ölüme itilmesinin önlenmesinin kaçınılmaz bir zaruret haline gelmesi üzerine, kesin tedbirler alındı.

İçişleri Bakanlığı, 24 Nisan 1915 tarihinde, 14 valilikle 10 mutasarrıflığa yayınladığı bir emirle, Ermeni komitalarının kapatılması, evraklarına el konulması, komita başkan ve müteşebbis üyelerinin tutuklanması ve oturdukları yerde kalmalarında devletin güvencesi için sakınca görülenlerin uygun yerlerde toplanarak kaçmalarının önlenmesi, lüzum görülen yerlerde silâh aranması ve suçluların  Divân-ı Harb’e verilmesini istedi.

Bu emrin son kısmı bir hayli ilgi çekicidir. Şöyle diyor:

“Bu operasyonun tek amacı komitelerin faaliyetini durdurmaktır. Bu talimatın uygulanışı sırasında Ermeni ya da Müslüman nüfustan tek kişinin bile hayatından olmamasına özellikle dikkat edilecektir.”

İçişleri bakanlığı’nın bu talimatı üzerine hemen ertesi gün, İstanbul’da, 2345 komitacı tutuklandı.Tutuklamalar İstanbul dışında daha geç gerçekleşti. Talimat, Hınçak ve Taşnakların elebaşlarını ve polisçe bilinen bazı tahrikçileri kapsıyordu. Ermeni nüfusu tehcire tâbi tutmanın sözü bile edilmiyordu.

Ermenilerin Avrupa ve ABD Parlamentoları’nda, “24 Nisan, Soykırımı Anma Günü” olarak çıkarmaya çalıştıkları anma günü, bu tutuklamalara matuf olup, tehcirle ilgili değildir.

Elbette, bugünü yas olarak – yas günü olarak ananlar, sayısız masum Türk’ü acımasızca yok edenlere arka çıkanlar ve onları savunanlardır. Bu da, uluslar arası literatürde tek adla anılır: Cinayet ve Terör !…

Ancak, sağ duyu sahibi Ermenilerin, bu canilerle terazinin aynı kefesinde olmayacakları kuşkusuzdur.

24 Nisan 1915 tarihli, komitelerin kapatılması kararından sonra, önde gelen Ermeni liderlerle isyanları teşvik ettiklerinden şüphe edilen Ermeni entelektüellerin, elebaşlarının ve bazı teröristlerin tutuklanmaları olayları yatıştıracak yerde, daha da şiddetlendirdi. Teşkilâtlanmalar ve silâhlanmalar, şehirlerden en küçük yerleşim yerlerine kadar götürüldüğü ve Ermeniler birçok vaatlerle kandırıldığı için kanlı faaliyetler daha da arttı.

İçişleri Bakanlığı’nın komitaların kapatılmasını öneren tebliğinden iki gün sonra Enver Paşa, Harbiye Nezareti’ne komitalarla ilgili karara ilâveten muzır Ermenilerin de tevkifini önerdi. Ordu, azamî derecede tehlikeli bir durumdaydı ve zaman ilerleyip kesin tavır alınmadıkça Osmanlı Devleti’nin içten yıkılması muhtemeldi.

“Kanunu daha fazla uzatmakta fayda yoktu” diyen Talat Bey, en son insani çare olarak Sevk ve İskân Kanunu’nu çıkarttı.

“SEFER VAKTİ HÜKÜMETİN İCRAATINA KARŞI GELENLER İÇİN ASKERİ YÖNDEN UYGULANACAK TEDBİRLER HAKKINDA GEÇİCİ KANUN” adını ve 27 Mayıs 1915 tarihini taşıyan kanun, 1 Haziran 1915 tarihli Takvim-i Vekayi Gazetesi’nde yayınlandı.

Üç maddelik geçici kanun şunları kapsıyordu:

Madde 1.- Seferde Ordu, Kolordu ve Tümen Komutanları, bunların yardımcıları ve bağımsız bölge komutanları, halk tarafından herhangi bir şekilde hükûmetin emirlerine ve ülkenin savunmasını, güvenliğini korumaya ilişkin uygulamalara karşı koyma, sil3ahla saldırı ve direnme görürlerse, hemen askerî güçle şiddetli bir şekilde cezalandırmaya ve saldırıyı tamamen yok etmeye yetkili ve mecburdur.

Madde 2.- Ordu ve Bağımsız Kolordu ve Tümen komutanları, askerî kurallara aykırı veya casusluk ve ihanetlerini hissettikleri köy ve kasabalar halkını ayrı ayrı veya topluca başka yerlere gönderebilir ve yerleştirebilir.

Madde 3.- Bu yasa yayın tarihinden itibaren geçerlidir.

Bu üç maddelik yasa metninde görüldüğü gibi, Ermeniler’le ilgili olarak ne dolaylı ne dolaysız bir kayıt vardır. Verilecek ceza veya yeni bölgelere sevk ve iskân, sadece ülkeye ve ulusa karşı ihanet edenler içindir.

Verilecek ceza veya yeni bölgelere sevk ve iskân, sadece ülkeye ve ulusa karşı ihanet edenler içindir.

Türkiye’de azınlık olarak sadece Ermeniler yaşamıyordu. Süryaniler, Nasturiler, Yahudiler, Rumlar ve daha bir çok toplum vardı. Bu yasa hükümlerinden en çok etkilenenler Ermeniler olmuşsa, bu demektir ki, en çok Ermeniler içinde bu ülkede topluma karşı toplu suç işleyenler olmuştur. Durumu başka türlü açıklamanın şimdilik imkânı yoktur.

Meclis-i Mebusan, 15 eylül 1915’te açılır açılmaz, bu geçici Sevk ve İskân Kanunu, milletvekillerinin onayından geçirildi. Bu yapılmasa ne olurdu? Talât Paşa’dan dinleyelim:

“Bu yapılmasa idi, vatana fiilî ihanetten bütün Ermenilerin Divân-ı Harp önünde idama karar verilirdi. Çünkü, vatanını düşmanlarımızla elele vererek istilâ ve işgal için ellerinden gelen kötülüğü, hem de vatandaş olmanın hüviyeti içinde irtikâb ediyorlardı. Bir kısmı iradesinin dışında yapmış olsa da cürüm cürümdü.”

27 Mayıs 1915 tarihli Sevk ve İskân hakkındaki geçici kanunun yayınlandığı günlerde, Meclis-i Mebusan’da, bakanlar Kurulu’nda bir görüşme daha yapıldı.

Burada, bu yer değiştirme operasyonuna tâbi tutulanların iâşe ve ibatelerinin sağlanması, malî ve iktisadî meselelerin halledilmesi, bunlara ait gayrı menkullerin tespit ve muhafazası, gidilen yerlerdeki arazi, emlâk ve iş sağlanması, göç esnasındaki güvenliğin sağlanması gibi konular görüşülüp bir esasa bağlandı.

Prof. Dr. Erich Feigl, bu konuda çarpıcı tespitlerde bulunmaktadır:

“Gerçekten de, imparatorluğun ayakta kalma mücadelesi verdiği savaşın o karışık yıllarında tehcirden başka çare kalmamıştı. 1 nci Dünya Savaşı’nın sonunda İtilâf Devletleri’nin Anadolu’nun içlerine kadar yayılması ve Yunanlıların Ankara kapılarına dayanması, bu tehcir emrini veren yetkililerin ne kadar doğru davrandıklarını bir kez daha kanıtlamıştır.

Osmanlı Ermenileri’nin suskun çoğunluğu, ihtilâlci cengaverlerin çılgınca plânlarına ve misyonerlerin romantik görüşlerine karşı zamanında direnebilselerdi, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan pek çok Ermeni’nin ve daha fazla sayıda Müslüman’ın acı çekmesi önlenmiş olurdu. Ama ne yazık ki, pek çok kişi, bir avuç insanın çılgınca düşüncelerinin ceremesini çekmek zorunda kaldı.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir