6. Tehcir Kanunu’nun Uygulanması

24 Nisan 1915 tarihinde çıkan kanunla tutuklamalar başladı ama olayların önüne geçilemedi. Bunun üzerine, Osmanlı Hükûmeti, 27 Mayıs 1915 tarihinde, üç maddelik geçici bir kanunla, Ordu, Bağımsız Kolordu ve Tümen  Komutanlıklarına, askeri sebeplere dayanarak, casusluk ve hainliklerini hissettikleri bölge halkını, tek tek veya toplu olarak memleketin diğer bölgelerine gönderebilmelerine yetki verdi.

Hükümet, 1915 yılı Mayıs ayından 1916 yılı Ekim ayına kadar yaklaşık 1,5 yıl devam eden göç ve iskân olayında, göçmenlerin can ve mal emniyetini çıkardığı talimatnamelerle ve mahalli tedbirlerle sağlamaya çalıştı. Günün şartları ve savaş haline rağmen son derece titiz davranarak idari, mali ve askeri bir külfete girdi.

Halbuki Kafkasya’da bir milyona yakın Müslümanı çıplak bir vaziyette Anadolu’ya süren Rusya, basit ve tehlikesiz yolu seçmiş, Osmanlı Hükümeti gibi külfete girmemişti.

27 Mayıs 1915 tarihli Sevk ve İskan hakkındaki geçici kanunun yayınlandığı günlerde, Bakanlar Kurulu’nda bir görüşme daha yapıldı. Burada, yer değiştirme operasyonuna tâbi tutulanların iaşe ve ibatelerinin sağlanması, malî ve iktisadî meselelerin halledilmesi, bunlara ait gayri menkullerin tespit ve muhafazası, gidilen yerlerdeki arazi, emlâk ve iş sağlanması, göç esnasında güvenliğin sağlanması konusunda önlemler alınması  kararlaştırıldı.

Şimdi, bu görüş çerçevesinde hazırlanan, 30 Mayıs 1915 tarihli, “Savaş Hali ve Olağanüstü Siyasi Zorunluluklar Dolayısıyla Başka Yerlere Nakilleri Yapılan Ermeniler’in Yerleşme ve Beslenmesiyle İlgili Talimatname’nin bazı maddelerini günümüz Türkçe’sine çevirerek kısa kısa görelim.

* Nakli gereken halkın gönderilmelerini gerçekleştirmek, yöre memurlarına aittir.

* Nakledilen Ermeniler, taşınabilecek bütün mallarını ve hayvanlarını birlikte götürebilirler.

* Yerleşecekleri yerlere sevk edilen Ermenilerin yolculuk sırasında canlarının ve mallarının korunması, yiyeceklerinin temini ve istirahatları, geçtikleri yerde bulunan yönetim makamlarına aittir.

* Bu hususta meydana gelecek gevşeklik ve ilgisizlikten sırasıyla bütün memurlar sorumludur.

* Yerleşme yerlerine gelen Ermeniler, durumun gereğine ve yerine göre, ya ayrı olarak mevcut köy ve kasabalara ilâve suretiyle inşa edilecek evlere veyahut hükûmet tarafından tayin edilecek yerlerde kurulacak köylere yerleştirileceklerdir.

* Yerleşme yerine gelen ahalinin, kesinlikle iskânına kadar beslenme ve muhtaç olanların evlerinin yapımı, göçmenler ödeneğinden sarf edilmek üzere hükûmete aittir.

* Ahalinin sağlığının korunması ve refahının sağlanmasıyla ilgili işlerin yapılması, mahallerin en büyük mülkiye memurları âmir-i mes’ûl olmak üzere Muhacirin Komisyonu’na aittir.

* İskânı sağlanan her aileye geçmişteki ekonomik durumları ve şimdiki ihtiyaçları göz önüne alınarak uygun miktarda arazi verilecektir.

* Muhtaç durumda bulunan tarımla uğraşanlara ve sanatk3arlara münasip miktarda sermaye veyahut araç ve gereç verilecektir.

Başka bölgelere nakilleri devam eden Ermenilere ait mal, mülk ve arazi haklarının ve kültür varlıklarının korunmasını ihtiva eden 10 Haziran 1915 tarihinde yürürlüğe giren talimatnamenin bazı maddeleri de yine günümüz Türkçe’siyle ve özetle şöyledir:

Bir köy veya ilçenin boşaltılmasından sonra gönderilen ahaliye ait ve içinde eşya bulunan tüm binalar idare komisyonu tarafından uygun görülecek memur veyahut özel kurul tarafından derhal mühürlenerek emniyet altına alınacaktır.

Koruma altına alınan eşyanın cinsi, miktarı, değerleri ve sahiplerinin isimleri belirtilerek kaydedilecek ve belirlenen depoya elverişli yerlere konularak, özenle korunacaktır. Bu konuda hazırlanan tutanağın aslı yerel hükûmete, onaylı bir sureti de terk edilmiş mallar komisyonuna verilecektir.

Sahipleri belli olmayan taşınabilir eşya, bulunduğu köy adına kaydedilerek saklanacaktır.

Mevcut taşınabilir mallar arasında durmakla bozulabilecek olan eşya ve hayvanlar, komisyonun uygun bulacağı bir kurul tarafından ileride açık olarak satılarak, karşılığı sahibi biliniyorsa onun adına, sahibi bilinmiyorsa eşyanın bulunduğu köy veya ilçe adına emanete alınması için mal sandıklarına teslim edilecektir.

Kiliselerde bulunan eşya ve resimlerle kutsal kitaplar iyice belirtilerek deftere yazılacak ve tutanağa bağlanarak yerlerinde saklanmalarına özen gösterilecektir. Bilahare bunlar, kilisenin bulunduğu köy ve ahalisinin yerleştirildikleri yerlere yerel hükümetçe gönderilecektir.

Bırakılmış mülk ve araziden alınacak ürün bulunduğu takdirde komisyon tarafından belirlenecek kişilerden kurulan bir kurulca açık arttırma ile satılarak karşılığı paralar sahipleri adına emaneten mal sandığına teslim edilecek ve bir tutanak düzenlenerek aslı yerel hükümete ve onaylı bir sureti idare komisyonuna verilecektir.

Yerleri değiştirilen ahaliye ait mülk ve taşınmaz malların kullanımına ait hak sahipleri tarafından ayrıldıktan sonra düzenlenen vekâletnameler üzerine hiçbir işlem yapılmayacaktır.

Boşaltılması yapılan köylere göçmen yerleştirilecektir. Mevcut binalar ve arazi, her ailenin ihtiyaç ve yapabileceği tarım işleri göz önüne alınarak geçici belgelerle göçmenlere verilecektir.

Köylerdeki mevcut binalar ve dikili ağaçların iyi bakım ve korunmasından, o köye yerleştirilen göçmenler sıra ile sorumlu olduklarından, tahribat meydana geldiğinde, kimin tarafından yapıldığına bakılmayarak değeri köylünün tümüne ödetilecek ve bunları yapanlar köyden çıkarılarak göçmenlik hakları düşürülecektir.

Evet, 1 nci Dünya savaşı içinde, Osmanlı Devleti, 7 cephede düşmanlarıyla savaşırken, cephe gerisinde  büyük bir ihanet fırtınasıyla karşılaşmış, bu fırtınadan cephenin askerî güvenliğini sağlamak ve yöredeki Müslümanları ve gayrimüslimleri korumak kararıyla, bir yer değiştirme operasyonu kararı almıştı.

Ermeniler, Türkiye üzerinde çeşitli çıkarları olan yabancı devletlerin özendirme ve kışkırtmaları ile macera arayan ve hayatını bu yolla devam ettiren Ermeni komitalarının peşine düşerek memleketin çeşitli bölgelerinde karışıklıklar, isyanlar, eşkıyalıklar, sabotajlar, hatta düşman hesabına casusluk yapmasalardı, Türk ordusunu arkadan vurmaya kalkmasalardı ve nihayet silâhlarıyla karşı tarafa geçerek Türk askeriyle çarpışmasalardı, elbette ne bu isyanları bastırmak için bir askeri harekâta girişilir, ne de harekât ve kritik bölgelerdeki Ermenilerin yurdun başka yerlerine göç ettirilmeleri söz konusu olurdu.

Göçmenlerin nasıl sevk edildikleri, ne gibi güçlüklerle karşılaştıkları, hangi tedbirlerin alındığı, mal, can ve emniyetlerinin nasıl korunduğu ve nasıl yerleştirildikleri ve beslendikleriyle ilgili olarak, gerek Başbakanlık, gerek Genelkurmay Atase Arşivleri’nde binlerce belge bulunmaktadır.

Şurası bir gerçek ki, Osmanlı Devleti, yaptığını mutlaka vesikalandırma yoluna giden ve bunların günümüze  kadar muhafaza edilmesini sağlayan arşivleriyle dünyanın en büyük hukuk devletlerinden biri…Ve tüm belgeler araştırmacıların hizmetinde…

Örneğin, 17 Aralık 1916 tarihli Sadrazam’a gönderilmiş bir belge, arşiv araştırmacılarının dikkatini çekecek türden…

Belge, sevk ve iskân sırasında yapılan işleri, karşılaşılan güçlükleri ve alınan önlemleri açıklıyor. Bir iki yerine göz gezdirelim.

“…Deniz yoluyla göç edenlerin o civarda salgın halinde bulunan sıtmadan etkilenmemeleri için tedbirler alınmış ve kendilerine kinin dağıtılmıştır.”

“…Hasta göçmenlerin tedavisinde sivil hastanelerden yararlanıldığı gibi,savaş dolayısıyla çok sıkışık durumda olan askerî hastanelerden de faydalanılmıştır.”

“…Göçmenlerin ailelerini yitirmiş olan kimsesiz çocuklar, yetimhanelere veya göç edilen mahallerdeki ailelere yerleştirilmiş ve bunların iaşeleri sağlanarak meslek sahibi olmaları için gerekli tertibat alınmıştır.”

“…Göçmen kafilelerinin iaşelerinin temini için yol üzerinde dörder saat mesafe ile iaşe ve Samsun merkezinde bir yetimhane açılmıştır.”

“…Göç edenlerden malî kuvveti ve kudreti olmayan zayıf ve fakirlere günde bir defa etli çorba veya etli bulgur ve pirinç verilmiştir.”

“…Göçmenler idaresince erzak temini ve iaşelerine yetişilemeyen yerlerde, göçmenlere ordu ambarlarından erzak dağıtılmıştır.”

Yani savaşan askerin erzakı Ermeni göçmenlere verilmiş. !..

Evet, arşivlerde bulunan fakat su yüzüne çıkmamış evraklardan biri böyle…

Şimdi göreceğimiz belge de, İngiliz Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nden…

Osmanlı Hükümeti İçişleri Bakanı Talat Bey’in imzasını taşıyor.

30 Ekim 1918’da imzalanan Mondros Ateşkesi’nden sonra İçişleri Bakanlığı’ndan gizlice elde edilerek, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Nevile Hendersen’e verilmiş, o da bunu Dışişleri’nde görevli Lancelot Oliphant’a göndermiş. Halen İngiliz arşivlerinde…Belge aynen şöyle başlıyor:

“Tehcir edilen Ermenilere hüsn-ü muamele edile…”

Şimdi, 28 Ağustos 1915 tarihinde, İçişleri Bakanlığı’ndan valiliklere gönderilen yazının bazı yerlerini görelim:

“…Tehcire tabi tutulan, arabalı veya yaya olarak seyahat eden gruplar, en yakın demiryolu istasyonuna götürülerek oradan gidecekleri yerlere trenle sevk edileceklerdir.

Tehcire tâbi tutulanlar, tren istasyonuna varışlarında aile reisleri asker olan veya bakacak kimsesi bulunmayan kadın ve yetimler, durumlarını belirten resmi evrakı yetkili görevlilere ibraz etmeleri halinde tehcir edilmeyerek istasyon civarındaki şehir, kasaba ve köylere yerleştirileceklerdir. Yer değiştirmek istemeyen Katolik ve Protestanlar da bu haklardan istifade edebileceklerdir.

Tehcir harekâtının başlamış olduğu bölgelerde uzun süredir yerleşmiş bulunan, bu yerleri terk etmek istemeyen asker aileleri, Katolikler, Protestanlar tehcir dışında kalacakları gibi, ülkenin ekonomisi için faydalı olan imalâthanelerde çalışan işçi ve sanatkârlarla demiryollarında çalışan Ermeniler ve bunların aileleri de tehcir dışında tutularak yerlerinde bırakılacaklardır.

Tehcir harekâtına tâbi tutulanların seyahatleri esnasında iaşelerinin mutlak temin edilme imkanının sağlanacağı gibi, yiyecek satın alacak güçte olmayan fakirlerin de iaşe ihtiyaçları bilâ ücret tehcir heyeti tarafından karşılanacaktır.

Tehcire tâbi tutulanların güvenliği toplama kamplarında sağlanacağı gibi, hastaların her gün doktor tarafından muayeneleri yapılacak, hamile ve yeni doğmuş bebeklerin ihtiyaçlarının ve fakirlere iyi yemek çıkmasının temini görevliler tarafından yerine getirilecektir.

Hastalar, düşkünler, kadınlar ve çocukların trenle seyahat edebilmeleri için öncelik tanınacaktır.

Seyahat veya konaklama esnasında, göçmenlere yapılacak herhangi bir tecavüzün meydana gelmesi halinde, mütecavizler derhal zararsız bir hale getirilerek tevkif edilecek ve Divan-ı Harp mahkemesine sevk edileceklerdir.

Valiler, Kaymakamlar, Şube Müdürleri usulü dairesinde sevkıyatlar tanzim etmek, seyahat  ve konaklamalarda gerekli tedbirlerin alınmasında ve bu talimatın istekleri doğrultusunda hareket edilmesine nezaretten sorumludurlar.”

Bu emri veren, Ermeni vatandaşlarının korunması için elinden gelen her şeyi yapmaktan kaçınmayan, hatta bu amaçlı çalışmalar sırasında mesai arkadaşları tarafından Ermenileri tutmakla suçlanan Talat Paşa’ya ne mi oldu ?

Ne olacak, Batı kamuoyunda soykırım yapmakla suçlandı ve bir numaralı Ermeni düşmanı ilân edildi.

Sonuçta da, beyni yıkanmış, gerçekleri göremeyen bir Ermeni tarafından öldürüldü.

Birinci Dünya Savaşı’nda, İçişleri Bakanı, 1917’de Sadrazamlığa getirilen Talat Paşa, Mondros Ateşkesi’nin imzalanmasından sonra istifasını vermiş ve görevinden ayrılmıştı.

Sogomon Teyleryan isimli bir Ermeni, 15 Mart 1921’de, Talat Paşa’yı Berlin yakınlarında Charlottenburg’da öldürdü.

Evinin karşısında bir daire kiralayarak, aylarca onu gözetlemiş olan katil, mahkemede Ermeni tehciri sırasında ailesinin öldürüldüğünü bu sebeple cinayet işlediğini ileri sürdü.Davaya katılan Türk tarafının tanıklarının dinlenmesine bile gerek görülmeden beraat ettirildi.

Aynı dönemde, Talat Paşa’nın yanı sıra, birbiri ardınca Avrupa’da yaşayan öteki İttihat ve Terakki ileri gelenleri, Said Paşa, Cemal Paşa, Bahaeddin Şakir ve Azmi Bey de Ermeniler tarafından öldürüldüler.

Tarihçilerin bir çoğunun belirttiği gibi, bu terör yalnızca Ermenilerden kaynaklanmıyordu; tetiği çeken, gerçekten emperyalizmin eliydi.

Bugün ABD’de, Talat Paşa’nın katili Sogomon Teyleryan’ın adına dikilmiş bir abide mevcuttur.

İnsan haklarını savunduğunu ileri süren bir ülkede, bir katilin kahraman il3an edilip heykelinin dikilmesi ilginç bir ibret anıtı olsa gerek.

Fanatik Ermeni tarihçilerin hiçbiri, Talat Paşa’nın, 28 Ağustos 1915 tarihli valiliklere verdiği talimattan,

30 Mayıs 1915 tarihli, “Savaş Hali ve Olağanüstü Siyasi Zorunluluklar Dolayısıyla Başka Yerlere Nakilleri Yapılan Ermenilerin Yerleşme ve Beslenmeleriyle İlgili Talimatname” ile,

10 Haziran 1915 tarihli, “Başka Yerlere Nakilleri Yapılan Ermenilere Ait Mülk ve Arazinin İdare Şekli Hakkındaki Talimatname” den bahsetmezler.

Onlar için esas olan Aram Andonyan adlı bir Ermeni idealistinin muhtemelen kendisinin yazdığı, asıllarının asla bulunamadığı Talat Paşa’ya ait olduğu iddia edilen evraktır.

Ermenilerin savaş sırasında isyanlar, ihtilâller çıkarmalarına ve kendi saflarında Osmanlı Ordusuna karşı savaşıp hıyanet etmelerine hiç ses çıkarmayan hatta onları maddî  ve manevî  olarak destekleyen İtilâf Devletleri, Osmanlı Hükûmeti’nin son çare olarak başvurduğu ve işlerin düzenli olarak yapılması için 27 Mayıs 1915’te çıkardığı Sevk ve İskan Kanunu üzerine, bazı Ermeni yazarların yaptığı gibi hemen yalan haberlere başladılar.

Özellikle Müslümanlar hakkında hiç ses çıkarmadan sevk ve iskân edilen Ermenilerin Osmanlı Hükûmeti tarafından soykırıma uğratıldıklarını öne sürerken, diğer taraftan da devlete silâh çeken ve düşmanla işbirliği yapan Ermenileri mazur göstermek için Ermenilerin tehcir karşısında kendilerini müdafaa etmek amacıyla  silâha sarıldıklarını iddia etmişlerdir.

Bu tutum, kendisiyle savaş halinde bulundukları Osmanlı Devleti’ni mağlup etmek ve parçalamak isteyen İtilâf Devletleri açısından normal karşılanabilir, savaşın bir gereği olarak yorumlanabilir.

Ermeniler açısından da bağımsız bir devlet kurmaya matuf olduğu için bir ideal olarak nitelendirilebilir.

Ancak, olay tarihi açıdan, hukuk açısından ve insanî açıdan ele alındığı zaman, Osmanlı Devleti’nin o güne kadar en doğru, en insanî, en ehven tedbiri, dokuz- on aylık bir tereddütten sonra yani bıçak artık kemiğe dayandıktan sonra aldığı gerçeği hemen ortaya çıkmaktadır.

İddia edildiği gibi, bir Ermeni soykırımı asla mevzubahis olamaz.

Bugün, Türk topraklarında binlerce Ermeni vatandaş geçmişte olduğu gibi yine dilini, dinini ve en önemlisi adını muhafaza ederek özgürce yaşıyor.

Kimsenin Kafkaslar’da kurulu Ermenistan’a, kendi adını taşıyan ülkeye gitme arzusu yok.

İlginçtir, Ermenistan’da yaşayan bazı Ermeniler de, kaçak olarak girdikleri Türkiye’de çalışıyor ve yaşıyor, kendi ülkesi yerine Türkiye’de yaşamayı tercih ediyor.

Çeşitli sebeplerle yurt dışında yaşayan Ermenilerin gönlünde yatan da (yazılanlardan anlaşıldığına göre) Ermenistan değil, Türkiye…

16 Haziran 1992 tarihli Türkiye Gazetesi’nde Sayın Hüseyin Tanrıkulu’nun bir röportajı yayımlandı. Bu röportajdan küçük bir bölüm görelim:

“…Burası Arjantin… Yarıdan fazlası hala Türk pasaportundan ve Türklük sıfatından vazgeçmeyen 80 000 dolayında Arjantin vatandaşı Türk Ermenisi, Arjantin’de yaşıyor.

Bunlar, kendilerine “Siz Ermeni misiniz?” diye sorulduğunda son derece alınganlık göstererek “Hayır” diyorlar, “Biz Türk’üz.”

Bunlardan biri de Kirkor Cambaz…Kirkor Cambaz, eski Olimpiyat ve Balkan Şampiyonu millî bisikletçimiz. Buenos Aires’teki 5 yıldızlı otelindeki odasının duvarlarını Türk bayraklarıyla ve kazandığı kupalarla süslemiş. Onun, Türkiye’den bahsederken gzöleri buğulanan konuşmasına kulak verelim:

‘Bizler her şeyiyle Türk olan insanlarız. Burada yeni doğan çocuklarımızın birinci dili Türkçedir. Burada ne kadar rahat olsak da Türkiye’ye özlemimiz dinmemiştir. Benim soyadım Canbazyan değil, Canbaz…Ben, Anadolu çocuğuyum. Türk oğlu Türk’üm. Türkiye için canımı veririm. Tarihini de çok iyi biliyorum. Ermeni milletinin Ruslar tarafından kışkırtıldığı, hatta kullanıldığı bizlerin malumudur. Bu işlerin altında büyük Türk Devleti’nin doğmasından endişe duyan tarihi düşmanların parmağı var.

Tarih boyunca Anadolu’da huzur ve güven içinde yaşayan Ermenileri perişan eden Rus siyaseti, aslında Ermenilerin de yaşadığı Anadolu topraklarına göz diken kızıl emperyalizmin yayılma hedeflerinden doğuyor.

Hayatta her şeyim oldu. Şimdi tek gayem var. Bu dev oteli bir vakıf haline getirip yarı hissesini kızlarıma bırakmak ve geri kalan yarısını sermaye olarak ülkeme, Türkiye’me götürüp değerlendirmek.

Kınalıada’da bir ilkokul yapmak ve avlusunun kenarında açılacak bir mezara gömülmek. Vasiyetim var. Türkiye’ye döneceğim.”

Garbis Zakeryan vardı, bir zamanlar… Ay- Yıldızlı milli forma ile maçlara çıkardı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir