7. Tehcir’den Sonraki Ermeni Olayları

Osmanlı Devleti’nin koruyucu kanatları altında giderek gelişen ve sadık tebaa olarak adlandırılan Ermeniler, çeşitli iç ve dış nedenlerle, 1820’lerden itibaren Osmanlı Devleti’nden kopmaya başladılar.

1828 ve 1878 Osmanlı- Rus savaşları’nda Ruslar’ın yanında yer alarak ihanet örnekleri sergilediler. Berlin Kongresi’nden sonraki isyanlarıyla da Anadolu’yu kana buladılar.

Ermenilerin ihaneti, 1 nci Dünya Savaşı başladıktan sonra da devam etti. Osmanlı Hükûmeti önce tahammül, sonra ikaz ve nihayet mahalli tedbirlerle olayları önlemeye çalıştı.

Ne var ki, olaylar dinmedi. Bunun üzerine hükûmet, cephede bulunan bir çok tebaasıyla birlikte, cephe gerisinde olay çıkaranları yurt içine sevk ve orada iskân etti.

Osmanlı Başkomutanlığı’nda Kurmay Başkanı olarak görev yapmış olan General Schellendorf Bronsart ise 24 Temmuz 1921 tarihli Deustsche Allgemenie Zeitung gazetesinde, o günleri şöyle anlatmıştır:

“Ermenilerin bulundukları her yerde ele geçen sayısız basılı bildirilerin, tahrik edici broşürlerin, silâh- cephane, patlayıcı maddeler ve diğerlerinin ispat ettiği gibi uzun zamandan beri hazırlanmış, Rusya tarafından kurulmuş, kuvvetlendirilmiş ve finanse edilmişti.

Eli silâh tutan Müslümanların hepsi, Osmanlı ordusunda bulunduğu için Ermeniler tarafından savunmasız kalan halk arasında korkunç bir katliam yapmak kolaydı. Çünkü, Ermeniler cephede Ruslar tarafından bağlanmış olan Doğu Ordusu’nun yanlarını ve gerilerini sarmakla yetinmeyerek, bu bölgedeki Müslüman halkı silip süpürüyordu.

Gerisi ile bağlantısını sağlamak amacıyla, önce Doğu Ordusu işe müdahale etti. Fakat Doğu Ordusu, bütün kuvvetini cephede Rus kuvvetlerine karşı kullandığından ve isyan da daima genişlediğinden ve hatta Osmanlı Devleti’nin en uzak yerlerinde de baş gösterdiğinden isyanın bastırılması için Jandarmaya başvuruldu.

İş çok aceleydi. Çünkü ordu çok hassas geri ile bağlarında tehdide uğramıştı. Binlerce Müslüman halk, Ermenilerin zulümlerinden korkarak kaçıyordu. Bu ciddi durum karşısında Bakanlar Kurulu, devlet için Ermenilerin tehlikeli olduğunu ilân  etmeyi ve onları önce hudut bölgelerinden uzaklaştırmayı kararlaştırdı.

Bundan başka, Müttefikler basınının Ermenilerin sürülmesini, Türklerin Hıristiyanlara düşmanlığı şeklinde propaganda edeceklerini önceden tahmin ettiği için, her türlü sertlikten kaçındı ve bunda haklıydı.

Propaganda başladı. Gerçekten yabancı ülkelerin her tarafında bu budalalığa inanıldı.”

Osmanlı Hükûmeti’nin Ermeni isyanları üzerine tedbir almak mecburiyetinde kaldığını, B.A. Boryan, 1929 yılında Moskova’da yayınladığı “Armenia Mejdunarodnaya Diplomatia i SSSR” adlı kitabında şöyle ifade eder:

“…Rus Harp Bakanlığı’nın emrine ve plânına göre, Taşnaksudyun şuna karar verdi:

Ermeni gönüllü komitesine kumanda eden Antranik Van’a yaklaştığında, buradaki Taşnaksagan çeteleri dağlara çekilecekler ve isyan çıkaracaklardı. 1915 yılı Nisan ayında isyan programı gerçekleşti.

Katağikos, 10 000 silâhlı çetecisinin savaşa katıldığını bildirdi. Kendiliğinden anlaşılabileceği gibi, askeri harekâtın gerisinde 10 000 kişi devlete karşı gelerek isyan çıkarttığında kendi varlığını tehlikeye atar.”

Osmanlı Hükûmeti, son insanî çare olarak bu yer değiştirme operasyonuna başvurdu. Bunu yaparken de savaş durumunda olmasına rağmen çok büyük bir özveri gösterdi.

Görevlendirilen müesseseler, bir taraftan göç ettirilecekleri, göç yerlerini, nakil, iaşe, emniyet işlerini düzenlemeye çalışırken, diğer taraftan da göçmenlerin hastalık, aşı ve yerleştirme faaliyetlerini sürdürmek zorunda kaldılar.

Ayrıca, göçmenlere saldıran eşkıyanın takip ve tecziyesi, görevini ihmal eden veya kötüye kullananların yargılanmasını sağlamak üzere, Divan-ı Harpler tesis edildi ve kendi imkânlarıyla göç edenlere de para tahsisatında bulunuldu.

Yine göç ettirilen Ermenilere ekip biçmeleri, ticaret yapmaları, vb. amaçlarla devlet arazisinden topraklar, çiftlikler, köyler tahsis edildi. Hatta sanat ve ticaret erbabı için sermaye bile verildi.Emlâk tahsis edildi. Kendilerine ait menkul ve gayri menkullerle, kilise, okul, huzurevleri muhafaza edildi. Kimsesiz çocuklar yetimhanelerde barındırıldı.

Esasen bütün Ermeniler göçe tâbi tutulmadılar. Memleketin müdafaası ve asayişin teminini ihlâl etmeyenler, casusluk yapmayanlar, Katolik ve Protestan olanlar, milletvekilleri ve aileleri, asker, subay, askeri doktor olanlar, sadakatlerinden şüphe edilmeyen çeşitli meslekteki Ermeniler, bu yer değiştirme operasyonunun dışında kaldılar.

Göçe tâbi tutulanların bir kısmının da bir süre sonra yerlerine dönmelerine izin verildi.  

Bizzat Ermeni Patriği, bu konuda şöyle açıklamada bulunmuştur:

“İstanbul Ermenileriyle, Kütahya Sancağı ve Aydın vilayetindeki Ermeniler göç ettirilmemişti. Halen İzmit Sancağı ile Bursa, Kastamonu, Ankara ve Konya’da bulunan Ermeniler buralardan göç ettirilmiş olup da geri dönmüş bulunanlardır.”

Ne var ki, Ermenilerin savaş sırasında isyanlar, ihtilâller çıkarmasına hiç ses çıkarmayan hatta onları maddî ve manevî olarak destekleyen İtilâf Devletleri, Osmanlı Hükûmeti’nin son çare olarak başvurduğu sevk ve iskan kanunu üzerine, hemen hile ve yalanlara başvurmaya ve ortalığı karıştırmaya başladılar.

Osmanlı Hükûmeti bütün insanî  tedbirleri almıştı. Buna rağmen, Ermeniler ve İtilâf Devletleri bütün Ermeniler katledilmiş gibi olumsuz  ve yalan  propagandalarını sürdürdüler.

Bunun üzerine Osmanlı Hükûmeti, bütün bu propagandalara cevap teşkil edecek bilgi ve belgeleri toplayarak bunları yabancı devletlere gönderdi.

Ayrıca, iyi niyet ve samimiyetini göstermek için komisyonlar kurdu ve bu komisyonlarda Ermenilere ve Batılı Devletlerin temsilcilerine de yer verdi.

Yine de suçlamalar sona ermedi. İtilâf Devletleri, İstanbul’un işgal edilmesinden sonra, Osmanlı Devleti idarecilerini suçlamak ve Ermeni soykırım iddialarını ispat etmek için bir çok tutuklamalarda bulundular ve bunları Malta Adası’na sürgüne gönderdiler.

İstanbul ve taşradaki büyükelçilik ve konsolosluklarındaki Ermeni tercümanlarını ve İngiliz, Fransız, Amerikan tarihçileriyle hukukçularını seferber ettiler.

Osmanlı Devleti’ni, Malta sürgünlerini suçlayacak, Ermeni soykırım iddialarını ispat edecek belge arayışı içine girdiler. Osmanlı arşivlerinin tamamı kendi ellerindeydi. Ne var ki, araştırmalarında bu iddiayı doğrulayacak en küçük bir belge bulamadılar.

Bu defa araştırmalar Paris, Londra ve Vaşhington arşivlerine kaydırıldı.Özellikle Vaşhington birkaç bakımdan önemliydi. Zira, 1 nci Dünya Savaşı içinde İngiltere ile Türkiye’nin ilişkileri kesilmişti. Ama, Türk- Amerikan ilişkileri devam ediyordu. Amerikan diplomatları- konsolosluk görevlileri savaş yıllarında da Türkiye’de kalmışlardı.

Ayrıca, Anadolu’da kökleşmiş Amerikan misyonerleri, öğretmenleri ve ajanları bulunuyordu.Hemen hepsi, Ermenilerin koruyucu meleği rolündeydiler. Bir Ermeni soykırımı olduysa, her olayı günü gününe Amerika’ya bildiren bu elemanların bu konu hakkında da çok önemli bilgiler gönderdikleri açıktı. Bu sebeple, Amerika’dan belge istenilmesine karar verildi.

Şimdi, Vaşhington’daki İngiliz Büyükelçiliği’nden İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen 13 Temmuz 1921 tarihli ve halen İngiliz Dışişleri Bakanlığı arşivinde bulunan evrakı görelim. Şöyle diyor:

“…Lordum,

Ermeni soykırımından ötürü yargılanmak üzere Malta’da tutuklu bulunan Türkler’le ilgili olarak, çalışma arkadaşlarımdan birisi, dün 12 Temmuz 1921 günü, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na gitti. Son savaşta Ermenistan’a yapılan zulümlerle ilgili Amerikan konsolosları raporlarını gözden geçirmelerine izin verildi.  Bu raporlar, Majesteleri hükûmetin amacına en çok yarayacak diye Amerikan Dışişleri’nce seçilmişti.

Üzülerek arz edeyim ki, bu belgelerin içinde yargılanmak üzere Malta’da tutuklu bulunan Türkler aleyhinde delil olarak kullanılabilecek hiçbir şey yoktur.”

Konu ile ilgili belge arayan bir diğer hükûmet de, 1919- 1920 yıllarında iktidarda bulunan Damat Ferit Paşa Hükûmeti’ydi.

Damat Ferit Paşa, Malta sürgünlerini suçlayabilmek için, kraldan fazla kralcı bir politika izlemiş, bunu iki masum kişiyi ispatlamakla da ispatlamıştı. Bir bakıma İngilizlerin emrinde olan işbirlikçi Damat Ferit Paşa Hükûmeti, sürgünler aleyhinde bulabileceği herhangi bir suç delilini İngilizlerden gizleyecek değildi. İttihatçı düşmanı Damat Ferit Paşa hükûmetleri de, Malta’ya sürülenler aleyhinde ciddî suç delilleri bulamadılar.

Kısacası, iki yıl boyunca İngiliz ajanları, Ermeni tazıları, işbirlikçi Hürriyet ve İtilâf partizanları ve Damat Ferit Paşa hükûmetleri, Malta sürgünlerini suçlayabilmek için seferber oldular. Ama bütün çabalar boşa gitti. Büyük bir fiyaskoyla sonuçlandı. Dağ ölü bir fare doğurmuştu.

Ermeni soykırımı olduğunu ispatlayacak belge bulunamayınca, Malta’da tutuklu bulunan Türkler, peyderpey serbest bırakıldılar.

Ancak, bu konuda otantik belge bulunamayınca, bu sefer de sahte belge imaline girişildi. Orijinal sevk ve iskan kanunu belgeleri dururken, bazı Ermeniler, sözde Talat Paşa’ya atfettikleri ve General Allenby kuvvetlerinin Halep’te Naim Bey isimli bir Osmanlı memurundan aldığını iddia ettikleri bazı telgrafları 1920’de, Paris’te, Aram Andonyan adında bir Ermeni idealistine yayınlattılar.

İngiltere’de Daily Telgraf Gazetesi’nde de 29 Mayıs 1922 tarihinde yayınlanan bu telgrafların, İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı tahkikat sonunda, General Allenby kuvvetleri tarafından bulunmayıp, Paris’teki bir grup Ermeni tarafından uydurulduğu ortaya çıktı.

Aram Andonyan, Talat Paşa’nın sözde Halep  Valisi olan  Mustafa Abdulhaluk Renda Bey’e gönderdiği gizli telgraf emirlerini, valilik İskân Müdürlüğü’nde görevli Naim Bey adındaki bir şahıstan aldığını, bunları bir kitap halinde yayınladığını iddia etmektedir.

Andonyan, tarihçi değil bir Ermeni idealistidir. Yazdığı kitabı ilk defa 1920 yılında yayınlamıştır. Amacı, 1915 yılının ilk yarısında Osmanlı Devleti’nin yapmak zorunda kaldığı göç ettirme sırasında Ermenilerin ölmesi veya öldürülmelerinden Osmanlı Devleti’ni sorumlu tutmak ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni suçlamaktır.

Andonyan’ın yazdığı bu eser, yazarın tek başına bir girişimi olmayıp esas maksadı Türk Milleti’ni dünya kamuoyunda suçlu duruma düşürme amacını gütmektedir.

Sosyolojik bakımdan sağlıksız, akademik yönden hatalı, ahlakî yönden seviyesiz olan bu kitap bazı kolektif çalışmaların açık bir mahsulüdür.

Andonyan, çok dürüst ve namuslu bir adam olan Naim Bey’in kendisine bu belgeleri sırf insancıl duygular içinde verdiğini ilk kitabında yazdığı halde, 26 Temmuz 1937’de, İsviçre’de oturan Mary Terzian adında birine yazdığı mektupta; Naim Bey’in alkolik, kumarbaz, para canlısı, ahlâksız bir kimse olduğunu, her belgeyi kendisinden para karşılığı aldığını yazmaktadır. Bu da, Andonyan’a güvenilmeyeceğini ve inanılmayacağını gösterir.

Halep Valiliği’nde Naim Bey adında bir memurun bulunduğu da devlet kayıtlarında mevcut değildir. Eğer Naim Bey adındaki bu şahıs çok küçük bir memur olarak valilik yetkisiyle alınmışsa, o zaman da böyle küçük memura böyle hayatî önemi haiz gizli şifrelerin verilmesi kabul edilemez.

Yazar, kitabında belgelerin Naim Bey’de olduğunu, 1937 tarihli mektubunda ise onları Naim Bey’in çalarak kendisine sattığını söylüyor.Bu belgelerin asılların da nerede olduğu bilinmiyor. Bu nedenle ortaya atılan iddiaların Andonyan’ın kişisel bir düzmecesi olduğu anlaşılıyor.

Andonyan’ın kitabındaki belgelerin altında valilikte çalışan Abdülhak Nuri Bey’in parafı ve Vali Mustafa Abdulhalik Bey’in not ve imzası olduğu söyleniyor ve bunun doğruluğunun da Halep’teki Ermeni derneği tarafından saptandığı ekleniyor.

Halep, İngilizler tarafından Ekim 1918’de işgal edildikten sonra, vali 7 Nisan 1920’de tutuklanarak Malta’ya sürülmüştür.

Gerek İngilizler ve gerek ondan sonra bölgeyi işgal eden Fransızlar suçlu bulma avına çıkmışlar ve pek çok kişiyi tutuklamışlardır. Ancak, daha sonra bunların suçsuzluğu anlaşılarak serbest bırakılmışlardır.

Bu arada, Andonyan’ın ortaya attığı belgelerde parafesi bulunan Abdülhak Nuri Bey hakkında da bir takibat yapılmamıştır.

Talat Paşa’yı Berlin’de öldüren Ermeni Sogomon Teyleryan davasında, sanık avukatlarının ileri sürdüğü Andonyan belgeleri de mahkemece reddedilmiştir. Bu yüzden sanık avukatı da belgeleri geri çekmek zorunda kalmıştır.

1 nci Dünya Savaşı sonunda Halep’te Alman konsolosu olarak bulunan Doktor W. Rössle ifadesinde: “Belgeler, kitabın genel çerçevesi içinde değerlendirildiğinde gerçek olabileceği hissini veriyorsa da, belgelerin doğruluğunun nasıl saptanabileceğini bilmediğini, yazarın sübjektif olamadığı dikkate alınırsa bu belgelerin tek tek gerçek olduğunu ileri sürmek çok güçtür” demektedir.

Andonyan, 26 Temmuz 1937 tarihli mektubunda, Doktor Rössler’in eleştirilerini haklı bulduğunu, kitabının tarihi bir araştırma değil, propaganda amacına yönelik olduğunu; Londra ve Paris’teki Ermeni ulusal bürolarının, kitabını diledikleri gibi kullandıklarını söylemiştir.

Bu itiraf, Andonyan’ın hem kitabının ve hem yayınlanan belgelerin doğruluğunu temelden yıkmıştır.

Andonyan’ın yine 16 Temmuz 1937 tarihli mektubunda belgelerin asıllarının kaybolduğunu söylemesi de yapılan sahtekârlığı ortaya çıkarmış bulunmaktadır.

Andonyan   kitabında 1 nci Dünya Savaşı öncesinde, Ermenilerin devlete karşı isyan etmediklerini söylemesi de Paris Barış Konferansı’nda Ermeni Heyeti Başkanı olan Bogos Nubar Paşa’nın Fransız Dışişleri Bakanı S. Pichon’a 30 Kasım 1918 tarihinde gönderdiği mektupta:

“Ermenilerin Osmanlılara karşı askerî birlikler halinde ve muharip taraf gibi savaşmış oldukları “ ifadesi ise iddiayı tamamen çürütmektedir.

Sonuç olarak, Andonyan’ın ve bu kitapta yazılan veya onu yazdıranların sahtekârlıklarını ortaya çıkaracak maddî hatalar, eksiklikler ve çelişkiler de vardır:

Yazar, Rumî tarihin yılbaşını, Rumî tarihin Milâdî ‘ye çevrilmesi işlemini bilmediği için hatalar yapmıştır.

Belgelerin sayfa başında Allah’ın adını simgeleyen besmele işareti kargacık, burgacık ve yanlıştır.

Belgelerin İngilizce ve Fransızca kopyaları farklıdır. Baskı hatası denilmeyecek kadar eklemeler ve çıkarmalar yapılmıştır.

Belgelerin yazıldığı PTT antetli kâğıtlar, o zamanki yazışmalarda kullanılmamaktadır.

Belgelerdeki şifre sistemi, o dönemdeki şifre sistemine uymamaktadır.

Halep Valisi Mustafa Abdülhalik Bey’in belgeler altındaki not ve imzaları kendisine ait değildir.

Ermenilerin  ileri sürdükleri soykırım iddiasındaki bu tutarsızlık, göç ettirilen veya göç sırasında öldürüldükleri ileri sürülen Ermeni sayısında da görülür.

Fanatik Ermeni yanlılarınca kaleme alınmış, 1 nci Dünya Savaşı’nın acı olaylarıyla ilgili son derece geniş literatürde, Ermeni ayaklanmaları ve korkunç sonuçları yüzünden hayatlarını kaybeden masum Müslümanlara, bu insanların çektikleri acılara ve katlandıkları mezalimlere ilişkin, pişmanlık belirten tek söz olsun bulmak mümkün değildir.

Oysa aynı dönemde, hayatlarını kaybeden Müslüman Türklerin sayısı, ölen Ermenilerin sayısından birkaç misli fazladır.

Prof. Dr. Justin Mc Carthy diyor ki:

“Doğu ve Güney Anadolu’nun bir kısmı, Ermenilerin katledildikleri bir bölge olarak tanıtılmıştır. Ancak, tarihe saptırılmış kayıtların geçmesini istemiyorsak bu bölgeyi Müslümanların da katledildikleri bölge olarak nitelendirmeliyiz. Aslında, katledilen Müslümanların sayısı çok daha fazladır.

Ayrıca, 1 nci Dünya Savaşı dönemini, savaşın başlangıcı ve sonrasını da içine alan dönemi, bir çok insanlık dışı cinayetlerin, katliamların ve ölümlerin cereyan ettiği ve sadece Ermeniler ve Türklerin değil, daha birçok kişinin hayatlarını kaybettikleri, bütün insanlık için acı bir dönem olarak görmek gerekir. Buna insanlığı ilgilendiren bir sorun değil de, sadece Ermenilere ait bir sorun olarak baktığımız sürece, o dönemde gerçekten neler cereyan ettiğini anlamamız mümkün olmayacaktır.”

Savaş sırası ve sonrasındaki nüfusu karşılaştırmadan önce, 1915 senesinde gelişen olayları kısaca hatırlamakta yarar var.

Doğu cephesinde savaş, Rusların 1 Kasım 1014’te sınırı geçmesiyle başlamış, Osmanlı Ordusu, Köprüköy ve Azap Muharebeleri’ni kazandıktan sonra yapılan Sarıkamış harekâtında başarılı olamamıştı.

Rusların ileri harekâtları Nisan 1915’te başladı. Ruslar, Osmanlı savunma mevziini iki yanından kuşatarak çökertmek ve Erzurum’u ele geçirmek maksadıyla, Tortum ve Malazgirt bölgelerinden Erzurum genel istikametine taarruza geçtiler.

Bu sırada Van yöresindeki Ermeniler isyan edip Osmanlı  Ordusu’ nu arkadan vurmaya, diğer bölgelerdeki Ermeniler de karışıklık çıkarmaya başlayınca, hükûmet olay çıkaranları başka bölgelere göç ettirerek 3 ncü Ordu’dan gerisini güvence altına aldı.

Buna rağmen Rus taarruzları gelişme gösterdi.

16 Şubat 1916’da Erzurum,

17 Şubat 1916’da Muş, Rusların eline geçti.

Bunun üzerine Osmanlı Ordusu, Erzincan genel istikametine çekildi.

1916 ve 1917 yıllarında cereyan eden muharebeler sonunda Ruslar, Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmını işgal ettiler.

Ancak, Rusya’da ihtilâl başladı. Bunun üzerine Ruslar, savaştan çekilme kararı aldılar. 18 Aralık 1917’de yapılan silâh bırakışmasından sonra, Ruslar Anadolu cephesinden çekildiler.

Ve Erzincan- Ahlat- Van’a kadar olan istilâ bölgesinin savunmasını, Rus topçu ve bir takım komutan ve subayların yönetimindeki Taşnak Ermenileri’ne bıraktılar. Bunun üzerine, bölgedeki Ermeni mezalimi büyük boyutlara ulaştı.

Osmanlı Ordusu, 1918 yılı Şubat ayında ileri harekâta başlayarak Mart ayı sonuna kadar Doğu Anadolu’yu işgalden kurtardı ve 1914’teki doğu sınırına ulaştı.

Ancak, 30 Ekim 1918’de, Mondros Ateşkesi imzalanınca, Osmanlı Ordusu geri çekildi. Çekilen yerlere tekrar Ermeniler girdi ve katliama yeniden başladılar.

Bu katliam, Ekim 1920’de, Kars Antlaşması’nın imzalanmasına kadar sürdü.

Bugün, Adana’dan Kars’a,

Erzurum- Erzincan’dan Çankrı- Sivas’a,

Van’dan Muş’a kadar uzanan bölgelerde, yüzlerce toplu mezar bulunuyor. Sadece Kars ve çevresinde tespit edilebilen toplu mezar sayısı ise 62…Bunların sadece adlarını görelim:

Kars, Akbaba Köyü,

Kars, Alçılı Köyü,

Kars, Aynalı Köyü,

Kars, Boğazköy,

Kars, Dereiçi Mahallesi,

Kars, Digor,

Kars, Kale Köyü,

Kars, Ortalar Köyü,

Kars, Subatan,

Ardahan, Merkez,

Ardahan, Sıddık Cengiz Tarlası,

Ardahan, Şavak Yolu,

Ardahan, Çataldere Köyü,

Ahılkelek (Hudut ötesi), Acarca Köyü,

Ahılkelek, Badiğna Köyü,

Ahılkelek, Dangal Köyü,

Ahılkelek, Havur Köyü,

Ahılkelek, Koros Köyü,

Ahılkelek, Morcahit Köyü,

Ahılkelek, Mulabi Köyü,

Aralık, Merkez, Köprüler Mahallesi,

Arpaçay, Merkez, Bahçeler Mahallesi,

Arpaçay, Büyük Çatma Köyü,

Arpaçay, Güvercin Köyü,

Arpaçay, Küçükçatmalar Köyü,

Arpaçay, Mescitli Köyü,

Arpaçay, Şamran Köyü,

Arpaçay, Taşbaşı Köyü,

Arpaçay, Tomarlı Köyü,

Arpaçay, İncedere Köyü,

Çıldır, Aşağı Cincirof Köyü,

Çıldır, Berihatun Köyü,

Çıldır, Kayabeyi Köyü,

Çıldır, Meryem Köyü,

Çıldır, Ölçek Köyü,

Çıldır, Rabat Köyü,

Çıldır, Kotanlı Köyü,

Göle, Dereyolu Köyü,

Göle, Esenboğaz Köyü,

Göle, Sürgüden Köyü,

Iğdır, Bayraktutan Köyü,

Iğdır, Hakmehmet Köyü,

Iğdır, Aşburun Köyü,

Iğdır, Küllük Köyü,

Iğdır, Oba Köyü,

Kağızman, Alipınarı Köyü,

Kağızman, Çeperli Köyü,

Kağızman, Çilehan Köyü,

Kağızman, Kızılveren Köyü,

Tuzluca, Alipınarı Köyü,

Tuzluca, Sofular Köyü.

Dünyayı dolanan yalanın yerine, doğruyu yola çıkarmak gerek !..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir