9. Savaş Sonrası Gelişmeler

1 nci Dünya Savaşı’nda, doğuda Rus taarruzları ile koordineli olarak, Ermeni ihanetleri büyük boyutlara ulaşmıştı.

Osmanlı Hükûmeti, bunun üzerine, cephe gerisinde olay çıkaranları yurt içinde daha emniyetli bölgelere sevk etmiş ve orada yerleşmelerini sağlamıştı.

Buna rağmen, Rus taarruzları süratle gelişti. Ruslar, 1916 ve 1917 yıllarında yapılan muharebeler sonunda, Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmını işgal ettiler.

Ancak, patlak veren ihtilâl sonucunda Rusya, savaştan çekildi. Bölgede yeni bir Ermeni mezalimi başladı.

Osmanlı Ordusu, bunun üzerine ileri harekâta geçerek Bakü’ye kadar ilerledi.

1 nci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’na karşı İtilâf Devletleri yanında savaşan Ermeniler, Anadolu’nun hemen hemen yarısını içine alan, Kafkasya’dan Akdeniz’e uzanan bir “Büyük Ermenistan” kurma hayali içindeydiler.

1 nci Dünya Savaşı sonlarında Erivan bölgesinde kurmuş oldukları Ermenistan sınırları içinde kalan Türkleri kitle halinde yok etmeye ve başka yerlere göçe zorladılar.

Ermenilerin Müslüman Türkleri katletmesi olayları, Osmanlı Ordusu Mondros Ateşkes hükümleri gereğince bölgeden çekilince daha da yoğunlaştı.

Bu arada, Mondros Ateşkesi’nden önce meydana gelen ilgi çekici bir olayı hatırlamadan geçmeyelim.

Osmanlı Ordusu, savaşın son günlerinde süratle Bakü’ye doğru ilerlerken, Ermeniler barış istemiş ve 11 Mayıs 1918’de, Osmanlı ve Maverayı Kafkas Devleti temsilcileri Batum’da toplanmışlardı.

Fakat, bu devleti temsil eden milletlerin birbirleriyle anlaşmaları mümkün değildi. Nitekim, 26 Mayıs’ta Gürcistan, 28 mayıs’ta Azerbaycan ve Ermenistan istiklâllerini ilân ederek bağımsız bir cumhuriyet oldular.

Bu müstakil devletlerle, 4 Haziran 1918 tarihinde ayrı ayrı barış antlaşmaları imzalandı.

Gürcistan barışı ile Osmanlı Devleti, Batum şehri ve sancağından başka Ahıska ve Ahılkelek nahiyelerini de almak suretiyle, sınır hattı 1828 yılındakilere ulaştı.

Aynı gün imzalanan “Osmanlı İmparatorluğu ile Ermenistan Cumhuriyeti Arasındaki Barış ve Dostluk Antlaşması”, Osmanlı Devleti’nin Kafkasya’daki Ermeni yurdu üzerinde herhangi bir tasarrufta bulunmaya niyetli 0olmadığını gösteren önemli bir belgedir.

Ermeniler, 1 nci Dünya Savaşı’na Hazar Denizi, Karadeniz ve Akdeniz’in çevrelediği “Büyük Ermenistan” hedefine erişmek ve bu arada da Doğu Anadolu’yu kolonize etmek üzere girmişlerdi.

Batum Antlaşması’yla bu amaçlarına ulaşamadılar ama yine de en fazla anlayışı Osmanlı Devleti’nden gördüler.

Bölgeye barış ve huzur gelir gibi oldu. Yeşermeye başlayan  Türk- Ermeni dostluğunun ilk tohumlarını atmak üzere Aharonian başkanlığında bir heyet, temaslar yapmak üzere haziran 1918’de İstanbul’a geldi.

4 aya yakın bir süre İstanbul’da kalan bu heyet, Padişah’ın yanı sıra İttihat ve Terakki yönetiminin önde gelen isimleriyle de görüştü.

Sadrazam Talât Paşa, Osmanlı Devleti’nin geçmişe sünger çekip, yakın davranmasına rağmen, tarihe mal olmuş gerçekleri söylemekten de kaçınmadı:

“Bizim düşmanlarımız Ruslar’dı. Ateş ettikleri vakit, kurşunları askerlerimizin ayaklarına geliyordu. Fakat ne zaman ki Ermeniler isyan ettiler ve ana vatana ihanet ettiler, o zaman onların kurşunları askerlerimizin kalbine işlemeye başladı.”

Aynı günlerde, İstanbul’da çıkan Taşnakçı Hayrenik Gazetesi’nde de ilginç yazılar göze çarpıyordu:

“Ermenistan Cumhuriyeti, kuruluşunu Türkiye’ye borçludur. Daha dün en müthiş düşmanımız olan Çar Hükümeti’nin Ermenileri isyan ettirip, Türkiye’nin hayati menfaatleri zararına bir Ermeni Hükümeti teşkil etmek arzusunda olduğuna yeni Ermeni siyasetçileri dikkat etmelidirler.”

Hatta gazete, daha ileri giderek, Ermenilerin 1 nci Dünya Savaşı’nda, İtilâf Devletleri’nin safına geçmekle yanlış ata oynadıklarından dolayı Ermeni toplumu adına pişmanlığını dile getiriyor ve Ermenilerin, maddî ve manevî ilerlemelerinin daima Türk hakimiyetinde gerçekleştiğini, Osmanlı öncesi Ermeni tarihinin istikrarsızlık ve iç savaşlarla dolu olduğunu, fakat Türkler’le medeniyete, refaha ve hürriyete kavuştuklarını yazıyordu.

İstanbul’a gelen Ermeni Heyeti, 6 Eylül 1918 günü, Sultan Vahideddin tarafından Cuma namazından sonra selâmlıkta kabul edildi.

Aharonian’ın, 9 Eylül’de, Ermenistan Başbakanı Kaçaznuni’ye çektiği telgrafın bir bölümünü görelim:

“6 Eylül günü, namazdan sonra, Sultan’ın huzuruna kabul edildik. Tahta çıkmasından dolayı tebriklerimizi ilettikten sonra, imparatorluğun devamı ve başarıları için iyi niyetimizi bildirdik. Bağımsız bir Ermenistan kurma düşüncesini ilk olarak Osmanlı Hükûmeti’nin düşündüğünü hatırlattıktan sonra, bunu Ermeni ulusunun hiç unutmayacağını ve Ermeni Hükûmeti’nin her iki ülke arasındaki dostça ilişkinin sürmesi ve güçlenmesi için olanca gücüyle çalışacağını bildirdik.”

Aharonian diyordu ki, bağımsız bir Ermenistan kurma düşüncesini ilk olarak Osmanlı Hükûmeti düşünmüştür. Ermeni ulusu da bunu hiç unutmayacaktır.

Umarız öyle olur !..

Aharonian, raporunu şu sözlerle bitiriyordu:

“Talât Paşa, Kafkaslar’daki durum yüzünden ortaya çıkan sorunları konuşmak üzere Berlin’e gitti. Kafkaslar’daki durum gerçekten de son derece karışıktı. Zira, Almanlar da aynı şekilde dünya siyasetinin bu sahnesine yeniden çıkmak istiyor ve Osmanlılarla etkinlik mücadelesi veriyorlardı.”

Eylül 1918’de Berlin’e giden Talât Paşa, Alman müttefiklerine Ermeni Devleti’ni tanımaları için aracılık etti.

Ne var ki, Gürcistan’ı tanıyan Kayzer Almanyası, bu başvuruya kayıtsız kalarak aynı hakları Ermenilere vermekte hiç gönüllü görünmedi.

Ancak, 1918’in Eylül ayına doğru giderek gelişmeye başlayan Türk- Ermeni dostluğu, kalıcı olmadı.

Kafkasya Türkleri’nin ulusal egemenliğini sağlayan bu düzenin sürdürülebilmesi, Osmanlı Devleti’nin savaşı kazanmasına bağlıydı.

Bunun içindir ki, Ekim 1918’de, Mondros Ateşkesi’nin imzalanıp Osmanlıların silâhlarını bırakmaya başlamasıyla birlikte, Ermeniler kendilerine bir fırsat doğduğunu hissederek, yeniden saldırgan politikalarına döndüler.

Ermeniler, Ruslara güvenerek yeniden eylemlere başladılar ama 1 nci Dünya Savaşı’nın son günlerinde, Osmanlı Devleti’ne sığınan Rusları nedense göremediler!..

1917 yılında, Rus devriminden sonra, yeni yönetimin baskıcı uygulamalarından kaçan Beyaz Ruslar, sığınılacak merci olarak Türkiye’yi buldular.

Osmanlı Devleti, Doğu Anadolu’daki katliamlarda Ermeni çetelerine göz yuman Çar’ın askerlerine kucak açmaktan kaçınmadı.

Gelenlerin bir kısmı, savaş sonrasında da Türkiye’de kalarak huzur içinde yaşamalarına devam ettiler.

Bu ibret verici olayı görmezlikten gelen  Ermeni çetelerinin saldırı ve zulümleri, Osmanlı Ordusu 1914 sınırına çekilmeye başlayınca tekrar arttı.

Bunun üzerine, bölgede bulunan Müslüman Türkler, derhal yer yer mahallî Şûra idareleri kurmaya başladılar.

Oltu, Kars, Kağızman, Sarıkamış, Iğdır, Ardahan gibi yerlerde “Millî Şûralar” kuruldu.

Kars İslâm Şûrası adını birkaç defa değiştirerek sonunda “Güney- Batı Kafkas Geçici Hükûmeti” oldu.

Mondros Ateşkesi’nden sonra, bir Generalin komutasındaki İngiliz birliği, Kars’a geldi. İngilizler, başlangıçta bu geçici Hükûmeti tanıdılar. Fakat, 13 Nisan 1919’da, parlamento binasını basarak hükûmet erkânını yakaladılar ve Malta’ya sürgüne gönderdiler.

İngilizler, bundan sonra bölgeye Ermenileri getirdiler ve idareyi onlara devrettiler.

Böylece, Güney- Batı Kafkas Geçici Hükûmeti ve Nahcıvan Şûra Hükûmeti bölgeleri Ermeniler tarafından işgal edilmiş oldu.

Bu sıralarda, Millî Ermeni Heyeti Başkanı Boğos Nubar ile Ermeni Cumhuriyeti Temsilcisi Ahoranian, Paris’te yapılan toplantıya katılmışlar, Kafkaslar’dan Akdeniz’e kadar olan büyük bir bölgeyi istiyorlardı.

Ancak Ermeniler, burada istedikleri çözümü bulamadılar. Kısa bir süre sonra da, ABD Başkanı Wilson, devreye girdi.

Wilson, Ocak 1918’de, Wilson Prensipleri diye tanınan 14 maddelik ünlü bildirgesini yayınlamıştı.

Wilson, sırf Ermeni mandası konusunu incelemesi için, 1 Ağustos 1919’da, General Harbord’u görevlendirdi.

Doğu Anadolu ve Kafkaslar’da tetkikler yapan Harbord, bölgede hiçbir zaman ve hiçbir şekilde Ermeni çoğunluğunun olmadığına şahit oldu.Ayrıca, Türkler’in Ermeniler’e karşı herhangi bir soykırımda bulunmadığını ve bulunmak için hazırlık yapmadığını da gördü. Tam tersine, sınır bölgelerindeki Türkler’e sınırı aşmamaları için çok sıkı emirler verilmişti. Buna karşılık isteyen Ermeniler, Türk Ermenisi olduklarını ispatlamak şartı ile Türkiye’ye serbestçe girebileceklerdi. Türkiye’ye geri dönen Ermeniler’in hayatlarının tehlikede olduğunu düşündürecek hiçbir emare de yoktu.

Erzurum, baştan başa Türk eserleriyle doluydu. Vali’nin  mezarlıkları göstererek, “Erzurum’un ölüsü de Türk, dirisi de” sözü, çoğunluğun kime ait olduğunu açıkça göstermişti.

Heyet, ayrıca, Ermeniler’in Türkler’e pek fena muamele ettiğine dair belgelerle karşılaştı.

General Harbord, bütün gördüklerini, dönüşte raporunda ayrıntılı olarak belirtti.

Bu tespitler, Wilson’un fikirlerini değiştirmese bile, kongre üyelerinde ciddî tereddütler yarattı.

Bu sırada Anadolu’da hareketli günler yaşanıyordu.

Güney ve Güney- Doğu Anadolu bölgesini İtalyan, İngiliz ve Fransızlar işgal ederlerken, Yunanlılar da 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmışlardı.

19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa, kongreler toplamış, Temsil Heyeti merkezini Ankara’ya taşımış ve 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açmıştı.

Anadolu’da TBMM Hükûmeti bağımsızlık mücadelesi verirken, İstanbul Hükûmeti de, 10 Ağustos 1920’de, tarihinin en ağır antlaşmasını Sevr’de imzaladı.

Bu antlaşmada, Ermeniler lehine önemli maddeler bulunuyordu.

Ancak, Ankara Hükûmeti bu antlaşmayı tanımadı.

Anadolu’da, Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı teşkilâtlanma hızla devam ederken, Ermeniler’in Doğu, Güney ve Güney- Doğu Anadolu’ da  ve Batı’da işgal altındaki bölgelerde giriştikleri katliam dayanılmaz bir hal almıştı.

Fakat, Mustafa Kemal Paşa, işbirliğine giriştiği Sovyet yönetiminin Ermeniler konusundaki kesin tavrını öğrenmeden, onlar üzerine herhangi bir harekât yapılmasını istemiyordu.

Nitekim, Sovyetler’in kesin tavrını öğrenmek için Moskova’ya giden Türk heyeti ile Sovyet yetkilileri arasında başlayan görüşmelerin ağırlık noktasını Ermeni meselesi teşkil etti.

Sovyetler, Erivan yönetimi ile bir antlaşma imzalamışlar, Nahcıvan ve Culfa’dan Şahtahtı’na kadar uzanan demiryolunu Ermeniler’e bırakmışlardı.

Bu durum, Sovyetler’in, Ermeniler’in hamisi rolüne tekrar büründüklerini ortaya çıkardı. Daha önce, İngilizler’in Azerbaycan topraklarından kopararak Ermeniler’e bıraktığı Nahcıvan’ın Ermeni yönetiminde kalmasını onaylayan Sovyetler’in gerçek amaçları belli oldu.

Nitekim, bundan sonraki görüşmelerde Çiçerin, Sovyet yardımını Van, Bitlis, Muş vilayetlerinden Ermeniler’e toprak verilmesi şartına bağladı.

Moskova görüşmelerinin sonuçsuz kalması üzerine, Sovyetler’in desteğini alan Ermeniler, Batı Anadolu’da Yunanlıların Milen Hattı’ndan ikinci işgal hareketine başladıkları gün, 22 haziran 1920’de, doğudan batıya, Oltu ve Bardız’a doğru taarruzlara başladılar.

Önce, Ermeniler’in bu ilerlemesi durduruldu.

Sonra, Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Doğu Cephesi Komutanlığı birlikleri, TBMM’den aldığı yetkiyle, 28 Eylül 1920’den itibaren Sarıkamış- Kars- Gümrü istikametinde taarruza başladı.

29 Eylül 1920 sabahı Sarıkamış,

30 Eylül’de Göle,

1 Ekim’de Kağızman ele geçirildi.

13 Ekim’de Ermeniler’in yaptığı karşı taarruz kırılarak 30 Ekim günü Kars Kalesi’ne Türk Bayrağı çekildi.

3 Kasım 1920’de, Gümrü istikametinde harekât yeniden başladı.

15 Kasım’da Ermeniler Şahtahtı mevkiinde yenilince barış yapılmasını önerdiler.

Bunun üzerine 18 Kasım’da ateş kesildi ve25 Kasım’da Gümrü’de barış görüşmeleri başladı.

Mustafa Kemal Paşa, Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’ya yolladığı 1 Aralık 1920 tarihli talimatta, Azerbaycan toprakları üzerindeki hassasiyetini şöyle dile getiriyordu:

“Azerbaycan’ın tamamen ve cidden müstakil bir devlet haline girmesine taraftarım. …Kafkasya meselesinin hudut, vesâti-i nakliye ve sair gibi nokta-i nazarlardan hallinde daima Azerbaycan’ın  ve Şimali Kafkasya menfaatlerinin bilhassa nazar-ı dikkate alınmasına itina olunacağı gibi, Rus ve Ermeniler arasında akdolunan müzakerede Azerbaycan’a zarar veren maddelerin kaldırılmasına çalışılacak ve her millet mukadderatına hakim olması düsturuna bağlı bulunması temin edilecektir.”

Mustafa Kemal Paşa’nın bu haklı ve gerçekçi talimatı doğrultusunda, 2/3 Aralık 1920 gecesi, Gümrü Antlaşması imzalandı.

Bu antlaşmada tespit edilen sınır hattı, sonradan Moskova ve Kars Antlaşmaları ile kabul edilen şimdiki Türkiye Cumhuriyeti ile Gürcistan ve Ermenistan arasındaki sınırdır.

Bu antlaşmanın 18 nci maddesine göre, barış antlaşması iki tarafın hükûmetleri tarafından onaylandıktan sonra, suretleri Ankara’da alınıp- verilecekti. Fakat, bir gün sonra Ermeni Taşnak yönetimi çöktü. Ermeni Cumhuriyeti toprakları Rus Kızılordusu’nun işgali altına girdi.

Erivan’da Sovyet Ermeni Cumhuriyeti Hükûmeti kuruldu. Bu sebeple Gümrü Antlaşması o zaman onaylanamadı.

Ancak, Batı Cephesi’nde 1 nci İnönü Zaferi kazanılınca Ruslar, TBMM’ne yanaştılar.

16 Mart 1921’de Moskova Antlaşması imzalandı.

Buna göre, doğu sınırımız hemen hemen kesin şeklini alırken, Nahcıvan muhtar olmak şartı ile Azerbaycan’a bırakıldı ve Azerbaycan’ın bu himayeyi üçüncü bir devlete bırakmaması şartı kondu.

Sakarya Zaferi’nin kazanılmasından sonra da, 13 Ekim 1921’de Kars Antlaşması imzalandı.  Zafer, birer Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olan, Rusya’ya bağlı Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’ı, TBMM ile temas kurmaya itmişti.

Moskova Antlaşması’yla doğu sınırımız kesin şeklini aldı ve bu cephede Ermeniler’le ilişkilerimiz tasfiye edilmiş oldu.

Moskova Antlaşması’nın Nahcıvan ile ilgili bölümü de, bu antlaşmanın 5 nci maddesine koyduruldu ve bu hüküm taraflarca onaylandı.

Diğer taraftan, Rusya Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin Kafkas Bürosu, dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’ın hudutları içinde kalması  ve ona muhtariyet verilmesine dair kararı kabul edildi.

Gürcistan ile olan sorunlar da barış yoluyla çözümlendi. Ardahan, Artvin ve Batum bu devlet tarafından işgal edilmişti.

Ermeniler’!e karşı kazanılan zafer sonunda Gürcüler, bu bölgeleri boşaltıp Türkler’e teslim ettiler.

Gürcistan da bir süre sonra Sovyetler Birliği’ne katıldı.

Moskova Antlaşması ile de Batum dışındaki öteki bölgeler Türkiye’ye bırakıldı.

Şimdi, güney cephesindeki Türk- Ermeni ilişkilerini gördükten sonra, Lozan görüşmesi günlerine gidelim.

Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandıktan sonra Adana, Antep, Maraş ve Urfa bölgelerine önce İngilizler girmiş, daha sonra buraları Fransızlar’ a bırakılmıştı.

Fransızlar bölgeye geldiklerinde, hem kendileri yerleştiler, hem de Mısır ve Suriye’den getirttikleri Ermeniler’i silâhlandırarak Türkler’in üzerine saldılar.

Yöre halkı birbirleriyle bütünleşerek, yalnız kendi olanaklarıyla, Fransızları ve yandaşları Ermenileri Maraş ve Urfa’dan kovdular.

Antepliler de bir seneye yakın direnerek Fransızları şehirlerine sokmadılar.

Sonuçta, Sakarya Zaferi’nden sonra imzalanan Ankara Antlaşması’yla Fransızlar, Hatay dışındaki işgal ettikleri toprakları terk ettiler.

Ancak, bölgede Ermeniler’in yaptıkları katliam ve mezalimler asla unutulmadı.

Türk Kurtuluş Savaşı, 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkesi ile sona erdi.

Barış görüşmeleri de 21 Kasım 1922’de Lozan’da başladı.

Ermeniler, bu görüşmelere taraf olarak katılmak için çok çaba sarf ettiler ama başarılı olamadılar.

6 Ocak 1923’te, söz dönüp dolaşıp yine Ermeniler’e gelince İnönü, şu konuşmayı yaptı:

“Ermeniler’e karşı suç işlemiş olanlar yalnız ve yalnız müttefiklerdir. Ermeniler’i Türkler’e karşı kışkırtarak kendi siyasi emellerine alet edenler de müttefiklerdir.

Ermeniler’i açlığa, salgın hastalıklara ve en sonunda ölmeye mahkûm edenler de yine onlardır.

Bu işte bizim bir suçumuz yoktur; suç İtilâf  Devletleri’nindir, başka  kimsenin değil.

Ermeniler’e çektiklerine karşılık bir tazminat ödenmesi gerektiğini düşünüyorsanız, siz ödeyin.”

Böylece, Lozan Konferansı’nda Ermeni konusu kapandı. Büyük devletler, Ermeniler’e, onları kendi menfaatleri için kullanmak maksadıyla, bol vaadlerde bulunmuşlardı.

Ama, şimdi kimse Ermeniler için savaşı göze alabilecek durumda değildi.

Savaş bitmiş, evvelce kendilerini tahrik ve teşvik eden devletlerin şimdilik Ermeniler’den beklediği bir şey kalmamıştı.

Zaman zamen kesintiye uğrayan ve hayli münakaşalı geçen görüşmelerden sonra Lozan Barış Antlaşması, 24 Temmuz 1923’te imzalandı.

Ermeni heyeti, çabalarının sonuçsuz kalacağını ve çaresizliğini anladığından Lozan’ı daha önce terk etmişti.

Lozan Antlaşması’nda Ermeniler ile ilgili bir hüküm yoktur.

Ancak, dinî azınlıklarla ilgili maddeler, Ermeni cemaati hakkında da uygulanacaktır.

Bu antlaşmanın 31 nci maddesi ilginçtir. Bu maddeyle, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı olan ve yeni kurulan devletlerin vatandaşlığına kabul edilmiş olan herkesin iki yıl içinde Türk vatandaşı olarak Türkiye’ye gelebileceği karara bağlandı.

Bu madde, savaş sırasında göç ettirilen ya da hangi sebeple olursa olsun savaş sonrası dönemde Türk toprakları üzerinde bulunmayan Osmanlı Ermenileri için de geçerliydi.

31 nci madde, Türkiye’ye dönmek isteyen Ermeniler için biçilmiş kaftandı.

Bu maddeyle ülkeden atma lâflarına kesin olarak son verildi.

Kaldı ki, 1 nci Dünya Savaşı içinde, cephe gerisinde ayaklanma çıkaran Ermeniler yurt dışına atılmamış, sadece daha az tehlikeli bölgelere sevk edilmişlerdi.

Bugün, Türkiye’de yaşayan yaklaşık 50 000 civarında Ermeni vatandaşımız, hiçbir fark gözetilmeksizin, Türk vatandaşlarının sahip oldukları bütün hak ve özgürlüklerden eşit olarak yararlanıyorlar. Huzur ve güven içindeler.

Günümüzde, Türkiye dışındaki Ermeniler, Türkiye’ye olan uzaklıklarıyla geometrik orantılı olarak, yüzyıllardan beri Türkler’in baskısı altında ezilmiş, acı çekmiş ve kıyıma uğramış bir millet rolünü başarıyla oynamaktadırlar.

Sahnedeki oyuncuları hareket ettiren kukla iplerinin ve kuklacıların da görüldüğü bu tiyatro oyunlarını bütün dünya milletleri ilgiyle, Türk Milleti şımarık çocukların davranışlarını hoşgörüyle karşılayan büyüklerin vakur olgunluğu ile, Ermeni asıllı Türk vatandaşları ise utançla izliyorlar.

İşte Artin Penik!..

61 yaşındaki Ermeni asıllı Türk vatandaşı Artin Penik’in ölümü Türk Milleti’ni son derece üzdü.

Artin Penik, 10 Ağustos 1982 günü, İstanbul’da Taksim Meydanı’nda Ermeni teröristlerin eylemlerini protesto etmek için kendisini yakarak  intihara teşebbüs etti.

Üzerinden çıkan mektupta şunlar yazılıydı:

“ Patrikhane ve Türkiye’deki bütün Ermeniler namına sizi protesto edip, kendimi yakıyorum.

Size sesleniyorum ASALA canileri…Masum insanları arkadan kahpece öldürmekle bu işler halledilmez.

Siz, emperyalistlerin oyununa geliyorsunuz.

O zamanda emperyalistlerin oyunuyla yüz binlerce insan kayboldu. Kendinize gelin. Sizi kandırıyorlar. Şurada birkaç bin Ermeni kaldı. Bunları da mı yok etmek istiyorsunuz?

Fakat buna asla muvaffak olamayacaksınız. Bugün nasıl kardeşçe geçiniliyorsa, bundan sonra aynen devam edecek.

Bütün Türkiye’deki vatandaşlarıma sabırlı olmalarını Allah’tan dilerim.

Saygı ve hürmetlerimle hepinize elveda…

Artin Penik.”

Yoğun bakıma kaldırılan Penik, mektupta yazdıklarını kameraya da anlattıktan sonra, hayatını kaybetti.

Doğruyu gören, gerçekleri büyük bir tarafsızlıkla eleştirebilen dost, düşman herkes elbette bir gün haklı ve haksızı birbirinden ayırabilecek, ilk yanılgısını açıkça itiraf etmese bile zaman zaman duyacağı vicdanının sesinden kendisini kurtaramayacaktır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir