TARİH İBRET ALMAK İÇİN VARDIR

Türk- Ermeni ilişkileri XI nci yüzyılda başlamış ve özellikle Osmanlı Devleti döneminde büyük bir yakınlaşma olmuştu.

Bu ekonomik ve sosyo- kültürel yakınlaşmanın doğal sonucu olarak Ermeniler, diğer etnik gruplar arasında özel bir yere sahip olmuşlardı.

XIX ncu yüzyıl başlarında, Osmanlı Devleti dağılma sürecine girdi.

Bu dağılma sırasında, emperyalist devletler, dağılan imparatorluktan kendi çıkarlarını sağlamak için çeşitli girişimlerde bulundular.

1804 Sırp, 1821 Yunan ayaklanmasıyla başlayan, bütün Balkan uluslarının birer birer imparatorluktan ayrılması, birer Ermeni ve Kürt sorununun yaratılması  bu girişimlerden bazılarıdır.

Balkanlar’da çıkan ayaklanmalarla koordineli olarak, Türkiye’de iki toplum arasında yabancılaşmanın başladığı görülüyor.

Emperyalist devletler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kurulacak bir Ermeni veya Kürt devleti için geniş bir propagandaya giriştiler.

Uzun yıllar süren bu çalışmalar, 1860 yıllarına doğru ürünlerini vermeye başladı. O güne kadar durumlarından hiçbir şikâyeti olmayan Ermeniler’in içinde bazı ayrılıkçı gruplar, yavaş yavaş vatandan, bağımsızlıktan söz etmeye başladılar.

1877- 78 Osmanlı- Rus Savaşı’nda Ruslar’ın yanında yer alan fanatik Ermeniler, Berlin Kongresi’nden sonraki isyanlarıyla da Anadolu’yu kana buladılar.

Fanatik Ermeni çetelerinin ihaneti 1 nci Dünya Savaşı başladıktan sonra da devam etti.

Osmanlı Hükûmeti önce tahammül, sonra ikaz ve nihayet aldığı önlemlerle, olayları önlemeye çalıştı. Cephe gerisinde olay çıkaranları çok büyük önlemler alarak yurt içinde değişik yerlere sevk etti ve orada emniyetle iskânlarını sağladı.

Ancak, kanlı Ermeni terör eylemleri hiç durmadı. 1 nci Dünya Savaşı’nın seyri içerisinde devamlı gelişme gösterdi.

Ermeni istekleri, Türk Kurtuluş Savaşı içinde, Doğu Harekâtı, Batı Cephesi’nde Yunanlılar’a karşı kazanılan zafer ve onu takiben Lozan Barış görüşmelerinde, tarihe gömüldü.

Ermeni komiteler, bundan sonra siyasî nitelikli suikastlarla mücadelelerini sürdürdüler.

Daha 6- 13 Şubat 1919’da Erivan’da toplanan ve Katağikos V nci George’nun takdis ederek açtığı “Batı Ermenileri 2 nci Kongresi” nde Talât, Cemâl, Said Halim Paşalar başta olmak üzere Dr. Nazım, Bahattin Şakir, Cemâl Azmi Beyler gibi Meşrutiyet Türkiyesi’nin idareci kesimine halk mahkemesinde gıyaplarında idam kararı verilmişti.

Ayrıca, söz konusu kişilerin bulundukları yerde vurulmaları için militan timler de görevlendirilmişti.

Talât Paşa’nın, Mustafa Kemal Paşa’ya hareketinde yardımcı olmak amacıyla İslâm ülkelerinden destek aradığı, eğer İngiltere Türkiye’ye uygun bir anlaşmaya imza koymazsa, Pan- Turan ve Pan- İslâm hareketlerini Londra aleyhinde harekete geçireceği yolundaki ikazları üzerine, İngilizler tedirgin oldular.

Durumu değerlendirmek için İngiliz istihbaratı Sovyet istihbaratı ile temasa geçti.

Talât Paşa’nın çalışmaları ve bu çalışmalarla ilgili alınan duyumlar, Rus idarecileri de endişelendiriyordu. İki servis iş bölümü yaparak, Paşa’nın idamını kararlaştırdılar. Eşkâli ve kaldığı yer, Almanya’daki adamlarına bildirildi.

Ancak, hükmün Ermeni komiteciler tarafından infazı kararlaştırıldı.

Nitekim 5 Mart 1921’de, Talât Paşa, Berlin civarındaki evinden çıktığında, Sogomon Teyleryan isimli bir Ermeni komiteci tarafından öldürüldü.

Türk tarafının temsil edilmediği mahkemede olay saptırılarak, Ermeni sorunu dolayısıyla Türklerin suçlandığı bir arenaya dönüştürüldü.

Sonuçta, bu davanın açtığı içtihad sayesinde, Ermeni suikastları cürümlerini meşrulaştırıcı ve dolayısıyla katillerin salıverildiği siyasî bir ortam doğdu.

6 Aralık 1921’de Said Halim Paşa Roma’da,

17 Nisan 1922’de Bahattin Şakir Berlin’de,

21 Temmuz 1922’de Cemal Paşa Tiflis’te,

Talât Paşa’nın suikastına benzer tertipler sonucu hayatlarını kaybettiler.

Ermeni komiteler, ATATÜRK’e de suikast tertipleme cüretini gösterdiler.

Önce, 1925 yılı Nisan ayında, Yunanistan’daki Ermeni komitalarından Manok Manokyan, Selânik’ten hareketle İstanbul’a geldi. Diğer işbirlikçilerle Ankara’da buluşacaktı. Ancak, Türk güvenlik güçlerinin yerinde müdahalesi ile Manokyan yakalandı.

İki yıl sonra, 14 Eylül’de, Mercan Altunyan adlı terörist ve yarım düzine arkadaşı daha Dolmabahçe’de ATATÜRK’e ulaşamadan, Yıldız Gazinosu’nda Türk güvenlik kuvvetleriyle girdikleri çatışmada öldürüldüler.

İngiliz sefirine bakılırsa, suikastı perde arkasından Türkiye’nin Batı ile giderek artan yakın ilişkilerinden kaygılanan Moskova düzenlemişti.

Ermeni örneğinden ders almayan emperyalist güçler, 1 nci Dünya Savaşı sonlarına doğru, kendilerine yeni bir meşguliyet daha buldular.

Bu defa da, Ermeniler’i ihmal etmeden Kürtler’i ele aldılar.

Gerçekte onlar için önemli olan, Ermeniler ya da Kürtler değildi.

Önemli olan kendi çıkarları ve Ortadoğu petrolleriydi.

İngiltere Dışişleri Bakanlığı gizli belgeleri, Kurtuluş Savaşı yıllarında, İngilizler’in bir Kürt devleti kurdurmaya çalıştıklarını gözler önüne seriyor.

İngiltere’nin İstanbul’daki Yüksek Komiser Yardımcısı Amiral Webb’den Dışişleri Bakanı Lord Curson’a gönderilen 19 Ağustos 1919 günlü raporda, bu amaç açık açık yazılı:

“Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir Ermenistan’ı himaye edecek. Geri kalan dört ili de bir Kürt Devleti olarak İngilizler’in himayesine bırakıyor.”

İngilizlerin İstanbul Büyükelçisi Müstaşerı Hohler, 27 Ağustos 1919 günü, Londra’ya şu görüşü bildirdi:

“Kürt sorununa verdiğimiz önem, Mezopotamya bakımındandır. Kürtlerin ve Ermenilerin durumları beni hiç ilgilendirmez.”

28 Kasım 1919 günü, Mr. Kidston’dan Londra’ya aşağıdaki mesaj gönderildi.

“Kürtlere ne kadar inanmasak da, onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir.”

Amiral Sir de Robeck, 26 Mart 1920 günü, Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a şu bilgiyi verdi:

“Kürdistan, Türkiye’den ayrılıp özerk olmalıdır. Ermeniler ile Kürtlerin çıkarlarını bağdaştırabiliriz.  İstanbul’daki Kürt Kulübü Başkanı Seyid Abdülkadir ile Paris’teki Kürt delegesi Şerif Paşa emrimizdedir.”

Erivan’da, Batı Ermenileri 2 nci Kongresi’nin toplandığı günlerde, Ermeni lideri Boğos Paşa, Paris’teki Barış Konferansı’na 12 Şubat 1919 günü isteklerini bildirmişti.

Ermeniler Van, Diyarbakır, Bitlis, Sivas, Maraş, Erzurum, Trabzon, Kozan ve Adana illerini istiyorlardı.

Osmanlı Devleti’nin eski Hariciye Nazırları’ndan Kürt Said Paşa’nın oğlu, eski Stockholm Büyükelçisi Şerif Paşa da, Paris Konferansı’nda Kürt isteklerini bildirdi. Doğu ve Güneydoğu illeri Kürtler’e bırakılmalıydı.

Ermeniler ve Kürtler, aynı illerde hak ileri sürüyorlardı. Bir süre sonra, Ermeni Boğos Paşa ile Kürt Şerif Paşa anlaşarak, 20 Aralık 1920 günü, Paris’te, isteklerini sıralayan ortak imzalı bir muhtıra yayınladılar.

Kürt Şerif Paşa ile Ermeni Boğos Nubar Paşa’nın imzaladıkları bu muhtıra, Meclis-i Mebusan’ da büyük tepkiyle karşılandı.

Anlaşma, Osmanlı Kürtleri arasında da tepki gördü.

Erzincan’dan 10 aşiret reisi, Fransız Yüksek Komiserliği’ne gönderdikleri telgrafta Şerif Paşa’yı protesto ettiler ve “Türklerle Kürtlerin soy ve ırk olarak kardeş olduklarını” bildirdiler.

Ancak, emperyalist güçler, Ermeni ve Kürt konusuna el atmışlardı bir kere…

Kürt Lawrens denilen İngiliz Binbaşısı Edward Noel, mükemmel Kürtçesi ile yöre halkının içine sızmıştı…

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile Ermeni istekleri bir anda kesilir gibi oldu.

Ama emperyalist devletler için önemli olan Ortadoğu petrolleriydi.

Lozan Barışı, Musul sorununun çözümünü 9 ay içinde yapılacak Türk- İngiliz görüşmelerine bırakmıştı.

Görüşmeler 19 Mayıs 1924’te, İstanbul’da başladı.

Türk Hükûmeti, çoğunluğu Türk olan Musul ve Süleymaniye’yi istiyordu.

Ancak, İngiliz temsilcisi, Hakkari ilinin dinsel çoğunluğunun Süryani olduğunu, bu sebeple Musul ile birlikte Hakkari’nin de manda altındaki Irak’a bırakılması gerektiğini ileri sürdü.

Bunun üzerine görüşmeler kesildi.

Ordu derhal Musul üzerine yapılacak bir harekâta hazırlanmaya başladı.

İşte tam bu sırada Hakkâri’de Nasturi vatandaşlarımız ayaklandılar.

İsyan bastırıldı.

Bu isyan için görevlendirilen ordu, yeniden Musul üzerine yapılacak harekât hazırlığına girişti.

Bu sefer de yine İngilizlerin kışkırtmasıyla Şeyh Sait isyanı çıktı.

Bu isyan da bastırıldı.

Ama ordu her bakımdan yıpranmış, yeni bir mücadeleyi göze alamayacak duruma gelmişti. Emperyalist güçlerin de istediği buydu zaten!

Çıkartılacak karışıklıklarla orduyu yıpratarak Musul üzerine yapılacak bir harekâta mani olmak ve Türk Hükûmeti’ni çaresiz bırakmak!

Sonuçta, 5 Haziran 1926’da, İngiltere ile imzalanan bir antlaşma ile Musul, Irak’a bırakıldı.

Olaylarda, bölgede İngiliz ajanlarının gizli faaliyetleri görülüyordu.

İngilizler, ayrıca Kürtler’le Ermeniler arasında siyasî bir birlik kurmak için de çok uğraştılar.

Bölgede bulunan İngiliz Yüzbaşısı Mod- Fold, iki topluluktan ileri gelenleri Bağdat’ta topladı. Burada, harekâta millî bir şekil vermek amacıyla, bir “Kürt- Ermeni Örgütü” kurulması kararlaştırıldı.

Faaliyeti gizlemek ve Kürt gururunu okşamak için teşkilâta Kürtçe bir isim arandı. Benlik anlamına gelen “HOYBUN” kelimesi seçildi.

Bu kelime Ermenice, “Ermeni Yurdu” anlamına geliyordu.

Bu surette temeli Taşnak,

Organları Kürt,

Mimarı İngiliz Gizli Servisi olan bir cemiyet kuruldu.

1930 yılında ünlü Ağrı İsyanı çıktı.

Kürt liderlerden Baytar Nuri’nin “Dersim tarihi” isimli kitabında anlattığına göre, bu isyan 1927 yılında kurulan HOYBUN adlı örgüt tarafından hazırlanmış, ayrıca Ermeni Taşnak Cemiyeti de HOYBUN ile işbirliği yapmış.

21 Ekim 1930 tarihli Feth- El- Arap Gazetesi’nde Ağrı İsyanı ile ilgili olarak şunlar yazılı:

“Kürtler ezildiler. Onları ateşe sürenler için, Türkler ve Kürtler ezilsin mühim değildir. Türkler bu başarı ile övünmezler. Çünkü ölenler kardeşleridir. Kürtler iyi bir ders aldılar. Gördüler ki, yabancı vaatleri bir yere kadar gelir, felâket baş gösterince ortada görünmez. Bu harekâtta Ermenilerin rolü büyüktür. Kürtler unutmasınlar ki, şereflerle dolu Türk tarihinden ayrılarak ecnebi boyunduruğuna girmek feci bir gaflettir.”

Boşuna tarih sayfalarını aralamadım!

Unutmayalım, tarih ibret almak için vardır!

 (Yazının İlk Yayım Tarihi: 8 Şubat 2016 )

aakyol

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir