TASMASIZLIK BU İŞTE

Uzun yıllar önce bir dostum vardı, şimdilerde izini kaybettim.

Sık sık tekrarlardı: “İnsanları tanıdıkça, köpeğimi daha çok seviyorum” diye…

Doğrusu bu söze bir anlam veremez, üstelik insanlarla köpeği aynı teraziye koyuyor diye de kızardım.

Sonraları, “Arap” diye bilinen bir sokak köpeği tanıdım. Başımdan köpeklerle  ilgili enteresan olaylar geçtiği için, genellikle onlardan uzak dururum.

Size belki şaka gibi gelecek ama, “Arap” ı gördüğüm an, bakışından etkilendim. Tuhaf bir şekilde, (benzetmek gibi olmasın diyelim) insan gibi bakıyordu.

İnanmayacaksınız biliyorum, (benzetmeyi tekrarlayacağım) insan gibiydi ve söylediğim her lâftan anlıyordu.

Söylediğim ( bir hayvanın yapabileceği) her şeyi yapıyordu.

1999 Gölcük depreminde yıkılan binadaki oturduğumuz daire, asansör katından sonra ikinci kattaydı.

Yani asansöre binmek için de, sokak kapısından içeri girdikten sonra, on- on beş merdiven çıkılıyordu.

Bir gün dairenin kapısını açtım, dışarı çıkacağım, baktım “Arap” ikinci kattaki bizim kapının paspasında yatıyor. Kocaman, iri bir köpekti.

“Olmadı Arap” dedim, “Seni gören kadın ve çocuklar korkar!”

Bana baktı baktı ve bir şeyler mırıldanarak döndü, merdivenden inerek açık kapıdan dışarı çıktı.

“Arap”, karşı komşumuzun ilkokula giden küçük kızını, her sabah okuluna kadar götürür, her akşam okuldan alarak eve kadar getirirdi.

Sabahları, okul saatinden önce, evin bahçe kapısı önüne kendiliğinden gelir, küçük kız evden çıktıktan sonra, onun üç- dört metre gerisinden okula kadar gider; dönüşte aynı şekilde, okulun kapanış saatinden önce okulun bahçe kapısı önünde bekler, sonra küçük kızın üç- dört  metre gerisinden eve kadar getirir, bahçe kapısı değil, evin kapısından içeri girdikten sonra, küçük kızın el sallamasıyla oradan ayrılır giderdi.

“Arap”, bir ara ortalıktan kayboldu.

Zehirlemişler.

Benim gözümde, onu zehirleyenden daha değerliydi.

Sayın Yılmaz Özdil, Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde, 1 Haziran 2012 günü, “Tukaş” başlıklı, öldürülen bir öğretmenin köpeğiyle ilgili bir yazı yazdı.

Tukaş salça kutusu içinde yavru iken getirdikleri için Kurzhaar cinsi köpeğe “Tukaş”  adını vermişti  emekli öğretmen Metin Lokumcu… Lokumcu Öğretmen, derelere santral kurulmasına karşıydı. İnançları doğrultusunda mücadele ederken, basında yer alan haberlere göre, gözüne sıkılan gazdan  etkilenerek hayatını kaybetti.

Sayın Özdil’in, sahibini kaybeden köpekle ilgili yazısını mutlaka okumuşsunuzdur, yine de bir kez daha okuyun.

“Arap”ı hatırlamamım nedeni de bu yazı oldu. İşte yazının son bölümü…

***

…Öğretmen gitti…Hayata küstü Tukaş.Şalteri indirdi.

Kefen içindeki arkadaşı, evinin şuncacık mesafesinde toprağa verilirken, en öndeydi. Sabaha kadar nöbet tuttu kabir başında, kokladı toprağı, inledi… Bi daha asla gitmedi. Yanından bile geçmedi. Yemeyi içmeyi kesti. Yedisinde mevlit okunana kadar, yuvasından çıkmadı, ağzına tek lokma sürmedi. Kahkaha dolu gözlerinde, artık sadece hüzün hakimdi. Halk Festivali yaptılar bi süre sonra, öğretmen’i andılar, sanki telefonla davet edilmiş gibi, koştu, yürüyüşe katıldı iyi mi.

Oğul, okul için mecburen İzmir’e döndü, anne, oğlu’na taşındı, incir ağacı dikilen baba ocağında, amcanın yanında kaldı Tukaş… Zorla ağzına tıkıştırılıyor ama, yemiyordu, iğne ipliğe dönmüş, iyiden iyiye zayıflamıştı. Yalvarıp, yakarıyor, hiç olmazsa birazcık değişiklik olsun, hayata bağlansın diye av’a götürmek istiyorlar, çok sevdiği, uzman’ı olduğu halde, gitmiyordu. Mecali yoktu. Bırak ava eşlik etmeyi, gezintiye çıkmayı bile istemiyordu.

Taa ki, o sabah…

Amca ve dostları, bagajı yüklerken, fırladı yerinden aniden, eski günlerdeki gibi, atlayıverdi arka koltuğa… Şaşırdılar. Sevindiler aynı zamanda, okşayıp, öptüler onu. Ama, suratlarına bile bakmadı. Yol boyunca sessizdi, pencereden dışarı baktı hep, dalgııın dalgın… Vardılar. Az biraz iz takibi. Avucunun içi gibi bilirdi oraları… Buldu hedefi. Arkasına dolandı, havlaya havlaya, sürdü namluların ucuna. Drannn… Boynuz gibi azı dişlerine sahip, azılı tabir edilen, erkek yaban domuzu vurulmuştu. Düşmedi. Ölmez hemen. Bilen bilir, yaralıyken, en tehlikeli halidir. En iyi de, Tukaş bilirdi. Senelerin tecrübesi. Normalde, yaklaşmaz, etrafında dans eder gibi döner dolanır, çıldırtır, bitirici vuruş gelene kadar dikkatini dağıtırdı.

Öyle yapmadı maalesef… Direksiyonu tam gaz uçuruma sürer gibi, üstüne yürüdü, karşısına dikildi, dişlerini kılıç misali sallayan domuzun burnunun dibinde, heykel gibi çakıldı, bekledi. N’apıyorsun çığlıkları nafile, kılını kıpırdatmadı, kararını çoktan vermişti, bile bile kestirdi kendini.

Hasretten ölemeyince…Kahrına son vermişti Tukaş.

Hani, Mustafa Kemal’e vefalı, ideallerine sadık, kalemini satmayan gazetecilere “köpek” filan deniyor ya bugünlerde… Tukaş kadar “insan” olsak, yeter.

***

Derler ya, “Aç bir köpeği doyurursanız sonradan elinizi ısırmaz. İnsan ile köpek arasındaki en büyük fark budur.”

Kendini öldürten "Tukaş"ın da, benim öldürülen "Arap" ın da tasmaları yoktu!..

Bazen aklıma geliyor.

İçim eziliyor !..

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir