Torkom Istepanyan Anlatıyor-2

Torkom Istepanyan isimli bir vatandaşımız, 1967 yılında, “Hepimize Bir Bayrak” isimli bir kitap yayınlamış.

Kitaptan “Sürgün” başlıklı bölümü  aşağıya alıyorum:

***

SÜRGÜN

…1915 tarihinde biz gayrimüslim Türk vatandaşları dış tahrik ve tesirler sonucu sürgün olarak Simav’a geldiğimiz gün ora halkından ilk işittiğimiz cümle aynen şu olmuştu:

“Abuu Uma Bacı  baksana gâvur gâvur dedikleri de bizim gibi insanlarmış.”

Asaletini ırkından tevarüs etmiş (ırkından miras almış) olan bu saf ve temiz insanlar dört küsur senelik sürgün hayatımız süresince bizleri yalnız bir kardeş gibi bağrına basmakla kalmayıp, ayrıca Aristo’nun çok evvel söylemiş olduğu “iş birliği demokratik hayatın mutlak şartlarından biridir” sözlerini de lâyıkıyla gerçekleştirmesini bildiler. Şöyle ki:

Kafilemiz Simav’a geldiği gün zaptiyeler bizi eskiden böceklik (ipekböceği yapılan yer) olan bir hana yerleştirdiler. Burada  tahminen altı ay kaldığımız halde henüz yerli halkla hiçbir temas sağlamış değildik. Bizleri ilk defa birbirimize kaynaştıran şu olaylar oldu.

Bir gün yalnız başıma hanın önünde oynarken üç Müslüman çocuğu yanıma gelip beni oyuna davet ettiler. Ben ise onlarla oynamamak için direniyor bir taraftan da “ben sizinle oynamam” diye bağırıyordum.

O an sesimi duyup hanın kapısında görünen annem bana: “Oğlum, onlar da senin kardeşlerindir. Neden onlarla oynamak istemiyorsun?” dedikten sonra, bizi yanına çağırıp hanın iç durumunu işaret etti ve şöyle konuştu:

“Şayet sizler büyüdüğünüz zaman çocuklarınızın böyle acıklı manzaraları görmelerini istemiyorsanız, bu yaşta birbirinize sımsıkı sarılınız ki, bir daha hiçbir yabancı tahrik ve tesiri sizleri  birbirinizden asla koparmasın.”

O gün annemin işaret ettiği masum ve perişan insan çocuğunu taşıyamadıklarından yolda terke mecbur oldukları ve eşyalarından ancak Simav’a kadar getirebildikleri kilim ve çulların üzerinde gündüz olduğu halde uyumaya çalışıyorlardı.

Gündüz olduğu halde diyorum, bunun nedenini yanımdaki çocuklar değil fakat ben çok iyi biliyordum. Çünkü anneme ne zaman karnım acıktı desem o “uyumaya çalış oğlum, uyuduğun zaman açlığını hissetmezsin” derdi.

Annem konuşmasını bitirince ben de çocuklarla elele tutuşup alana doğru koşmaya başladım. Bugün bütün samimiyetimle ifade edebilirim ki, beni çocuklarla oynamaya yönelten  âmil, annemin sadece “onlar da senin kardeşindir” cümlesi olmuştu.

Çünkü henüz diğer sözlerini değerlendirecek yaşta değildim.

Bir süre sonra hana geldiğim zaman, annemi handa bulamadım. Teyzeme nerede olduğunu soracaktım ki, o an bir bando arabası gelip hanın kapısında durdu ve arabanın asker olan sürücüsü hana girip ismen teyzemi çağırdı. Teyzem dışarı çıkıp arabada oturmakta olan bir hanımefendiyle bir müddet görüştükten sonra geri gelip beni aldı ve arabaya bindirdi.

Hareket eden arabamız bir müddet sonra önü bahçeli güzel bir binanın önünde durdu, o ana kadar olanlardan  hiçbir şey anlamamıştım.

Ancak eve girince annem bu olayı şöyle özetledi.

Bir müddet sonra hanın kapısındaki konuşmasını Garnizon Komutanı Mutsa beyin ailesi arabadan dinliyor ve annemin bu sözlerinden o derece mütehassis oluyor ki, bu durumu derhal gidip beye anlatıyor.

Bunun üzerine bey de ailemizi evinde misafir etmeye karar veriyor. Bizim bu eve taşınmamızdan bir hafta sonra zaptiyelerle bizden bir genç kadın arasında müessif bir olay cereyan etti. Bu olaya tanık olan halk önce bu olaya sebebiyet veren iki zaptiyeyi bir hayli tartakladıktan sonra, doğruca garnizon komutanına gidip bu olayı şu sözlerle protesto ettiler:

“Dış tahrik ve tesirler sonucu acıklı bir duruma düşmüş olan bu perişan insanlar, biz Simavlılara emanet edilmişlerdir. Bu itibarla onlara yapılacak her hangi bit tecavüz ve hareket bize yapılmış addedeceğiz. Hülâsa emanetimize asla hıyanet etmeme azim ve kararındayız.”

Bu konuşmalardan sonra Simav halkını etrafına toplıyan garnizon kumandanı bugün dahi harfiyen hatırladığım şu konuşmayı yaptı:

“Aziz ve muhterem Simavlılar, bu asîl hareketinizden dolayı şu anda sizlerle ne kadar iftihar etsem az olacaktır. Bu asil hareketinizden dolayı şu anda sizlerle ne kadar iftihar etsem az olacaktır. Esasen biz Türklerden de ancak  böyle bir hareket beklenirdi. Çünkü Türkün en büyük hasletlerinden biri zayıfa yardım, diğeri ise konukseverliktir. Şimdi her türlü övgünün üstünde olan bu tutumunuzdan cesaret alarak diyorum ki, arzu  edenler, benim gibi onlardan bir aileyi evinde misafir edebilir, bu kararımı da onların ileride kasabamıza faydalı bir unsur olabileceklerine inanmış bir kimse olarak alıyorum.”

Kumandanın bu konuşmasından sonra handa tek bir aile kalmamıştı. Artık Müslim ve gayrimüslim iki toplum da aynı çatı altında yaşamaya başlamıştı. Yerli halkın bu Türk’e has tutumu ise bizleri bütün gücümüzle iş sahalarına çekti. O tarihte erkekler askere alınmış olduğundan bir çok işler kadınlara bırakılmıştı.

Bunun için de önce tarlalardan işe bağlandı, artık her gün Ayşe’yi, Hermine’yi, Tasula’yı tarlalarda  yan yana çapa vururken görürdünüz. Her ne kadar ellerinde ayrı ayrı çapaları vardıyse de bu ayrı çapalar tek bir ideal uğruna toprağa vuruluyordu. O ideal de her şeyin fevkinde olan vatanın kalkınmasıydı. Toprağa vurulan çapaların sesleri ise kulaklarına mesut yarınlarının müjdesini fısıldıyordu.

Bu o derece tatlı ve ilâhi bir fısıltıydı ki, o an kızgın güneşin kavurduğu yüzlerinden toprağa damlayan terlere dahi ehemmiyet vermeden, bir tek çapa fazla vurabilmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Eminim ki, bu kutsal manzara en az insanlar kadar Tanrıyı da sevindiriyordu.

Kısa bir süre sonra da Simav halkı ham yününü bir daha vilayete götürüp ucuz fiyata satmadı. Kendi yıkadı, taradı, eğirdi, boyadı ve gece gündüz durmadan çorap, hırka ve buna mumasil (mümasil=benzeyen) yün eşya örmeye koyuldu.

Bu faaliyetler sonucu ise kasabamız bir çok iş kolunda adeta kalkınmış bir durumdaydı. Bence bu durumu sağlıyan başlıca âmil, bu ortamı hazırlayan zihniyeti, yani fertlerin vatanım dedikleri o mukaddes varlık uğruna her çeşit sakat tutumdan uzak kalarak topyekûn güç birliği yapmış olmalarıdır.

Çünkü kişiler yiğit olsunlar, bilgin olsunlar, erdemli olsunlar kişilikleri için de kalmışlarsa bir topluma erememişlerse gerçeğin ölçüsüyle “Erginlik”ten yoksundurlar.

İşte bu yüzden ne kadar güçlü olursa olsunlar bir toplumun sağlıyabileceği başarılardan her zaman mahrum olurlar.

Bu kardeşlik havası böylece sürüp giderken bir gün Genel Merkezin “Gayrimüslim vatandaşlar üç gün zarfında, vilâyetlerine dönmek mecburiyetindedirler” genelgesi, Simav’da bir matem havası yaratmıştı.

Matem havası yaratmıştı diyorum, çünkü bu emrin ilânından sonra Simav’da gülen bir çehreye rastlamak mümkün değildi. Acaba neden bu emir yerli halkı da en az bizim kadar üzmüştü ?

Çünkü onlar her ne kadar aramızda din farkı mevcut idiyse de, bu farkın iki toplum arasında kısa zamanda yer etmiş olan bu kardeşlik havasını yok etmeye asla yeterli bir sebep olmadığına iman etmiş kimselerdi.

İşte bu inancın etkisiyledir ki, ayrılanlar terk edecekleri yerde varlıklarından bir parçasının kaldığına, kalanlar ise kendilerinden bir şeyin gittiğine samimiyetle inanmış bulunuyorlardı. Bu itibarla da ayrılış töreni göz yaşları içinde birbirine mesut yarınlar temennisiyle tam bir kardeşlik havası içinde son buldu.

Şu anda Tanrıdan en büyük dileğim, bu kardeşlik havasını hepimizin vatanı olan bu topraklar üzerinden asla eksik etmemesidir.

***

(KAYNAK: Torkum İSTEPANYAN, “Hepimize Bir Bayrak”,  Yeni Matbaa, İstanbul, 1967)

(NOT: Yazarın yazım tarzına ve üslûbuna hiç dokunulmamıştır.)

Torkom Istepanyan, Türkiye Cumhuriyeti kimliğini taşımaktan büyük bir gurur duyan, Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü bütün benliğiyle benimsemiş Ermeni kökenli bir vatandaşımız.

Onun yukarıdaki satırlarını, özellikle Türkiye’yi hiç görmediği, belki de tek bir Türk dahi tanımadığı halde, propagandalara uyarak Türk halkının Ermenilere zulüm yaptığına inanan Diaspora Ermenileri’nin de okumasını isterdim.

Kendisini saygıyla anıyorum.

(Yazının ilk yayım tarihi: 15 Ağustos 2011)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir