TÜRKLER’ DE AT SEVGİSİ

ata1

Türkler’ in tarihte atçılık ve binicilikte önde gelen topluluklardan biri olduğu bilinmektedir. Türkler, ufukları görünmez engin bozkırları atları üzerinde kolayca dolaşmışlar, yüksek sıradağları aşıp, geniş ırmakları geçerek giriştikleri akın ve fetihleri atlarının yardımıyla yapmışlardı.

Büyük âlim Kaşgarlı Mahmut’ un, “ At, Türk’ ün kanadıdır” sözleri, Türkler’ in bu asil hayvana ne gibi bir gözle baktıklarını, ona ne kadar büyük değer verdiklerini pek güzel ifade eder.

Atın ilk kez nerede evcilleştirildiği bilinmemekte, ancak ilk kez Karadeniz ve Hazar Denizi’ ne bitişik dağ sıralarının kuzeyinde yaşayan, Hint- Avrupa kökenli göçer kabileler tarafından evcilleştirilerek kullanıldığı sanılmaktadır. İklim, beslenme ve insanların katkısıyla kısa sürede bugünkü biçimini alan at, giderek insanın en büyük yardımcısı olmuş, tarla sürmekten, ekinleri taşımaya varıncaya kadar tarımda, yük ve yolcu taşımakta, avcılıkta, sığırların güdülmesinde, savaşta ve keşif gezilerinde hep insanın yanında yer almıştır.

at1

AT’IN TÜRKLER İÇİN ÖNEMİ

At sevgisinin ve yetiştiriciliğinin çok gelişmiş olduğu dönemlerde Türk atları dünyanın en tanınmış atları arasında yer alıyordu. 14, 15 ve 16 ncı yüzyıllarda Orta ve Doğu Avrupa ile Balkan ülkeleri Türk atalarını damızlık olarak kullanmış, örneğin Macaristan’ ın bugün dünyaca ünlü at soyları Türk atlarından kan almıştır.

Cirit, top ve çöğen gibi atlı oyunlar bir zamanlar Orta Asya’ dan sonra Anadolu’da da en sevilen spor ve eğlencelerin başında gelirdi. Sonraları savaşlar, ekonomik ve toplumsal nedenlerle Türk atçılığı giderek gerilemiş, atlı sporlar (bazı yörelerde eski gelenekler canlı tutulmaya çalışılsa da) giderek eski önemini yitirmiştir.

at2 Bütün göçebe kavimlerde olduğu gibi, Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türkler için de at, en değerli hayvanlardan birisi ve belki de en önemlisiydi.

Türkler tüm işlerini at üzerinde yaparlardı, hemen hemen iki yaşlarından itibaren ata binmeye başladıkları için, atları ile bütünleşirlerdi. Hun Türkleri, binicilik ve savaş eğitimlerine daha çocukken başlar; önce koyuna, sonra taya, en sonra da ata binilerek süvarilik öğrenilirdi. 4-6. yüzyıl Roma ve Batı kaynaklarına göre "Daha yeni yürümeğe başlayan Hun çocuğunun yanında eyerlenmiş bir at hazır bulunurdu", "Hunlar at üstünde yerler, içerler, konuşurlar, alış-veriş yaparlar, uyurlardı".

Sadece erkekler değil, kadınlar da son derece usta binicilerdi. Yaylak ve kışlak hayatı dolayısıyla esasen buna da mecburdular.

1474 yılında Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan Beg’ in katına gelen Venedik Elçisi J. Barbaro, Hasan Beg’ in ordusunda yani karargâhında bulunan kadınların seyahat esnasında atları üzerinde bebeklerini emzirdiklerini ve beşiklerini de eyerin ön kaşına koyarak taşıdıklarını anlatır.

TÜRKLER’ DE ASKERÎ ALANDA AT

at4Eski Türkler (Hunlar, Göktürkler, vb) ile daha sonraları tarih sahnesine çıkan Selçuklular ve Osmanlılar, imparatorluklarını at üzerinde yaşayarak ve at üzerinde savaşarak kurmuşlardı.

Hızlı ve seri atlarıyla uzak ülkelere ani seferler yaparlar, ağır zırhlı orduları baskın ve ani saldırılarla şaşkına çevirerek mağlup ederlerdi.

Eski Türklerden Osmanlıya kadar gelen savaş taktiklerinde, atlı hareketli birlikler, yaptıkları manevralarla düşmanı tuzağa çekerler, çember içine aldıktan sonra da okçu atlılarının maharetiyle ağır ve zırhlı düşmanlarına muharebe sahasını dar ederlerdi.

Türk savaş stratejisinin temeli, at ve atın sağladığı süratti.

ag muharebe 2

af muharebe 1

Malazgirt (1071), Niğbolu ( 1369) ve Mohaç Meydan Muharebeleri( 1526) bu savaş taktikleriyle tarihteki yerini almıştır.

AT’IN KURBAN EDİLMESİ

Tarihi kayıtlara göre, atın kurban edilmesi hakkındaki bilgiler çok dikkat çekicidir. Bu kayıtlara göre, Türk boylarında “Ak Donlu At” göğe kurban edilirdi.

Kırgız- Kazak folklorunda "töbel baytal" (yani alnında beyaz bulunan kısrak) Tanrının beğendiği ve ruhların hoşuna giden kurbanlardan sayılmaktadır. Bşlhassa Manas destanındaki kahramanlar "ak boz kısrak" (ak boz biye) kurban ederler.

Manas doğduğu gün Yakup Han "ak boz kısrak" kurban ediyor. Manas' ın oğlu Simetey babasının mezarı üzerinde "ak boz kısrak" kesiyor. 

Kırgız- Kazakların "Edige ile Toktamış" destanındaki kahramanlarda hep "ak boz kısrak", "töbel kısrak" kurban ederler.

Göçebe Türk boylarında daha yavurulamıyan üç yaşındaki kısrağa "baytal" denilmesi kurban töreni ile ilgili bir kelime olsa gerektir. Televüt lehçesinde "baytal" hem genç kısrak hem de "kurban edilen hayvanın canı" demektir.

Köktürk devrinden daha eski olabileceği sanılan Sibirya’ daki kurban taşlarının üzerinde at ve geyik resimleri ile kan akıtmak için kullanılan oluklar hemen göze çarpar.

Köktürkler atalar tapınağındaki kurban çukurunda at, koyun ve kuş kemikleri; Kudirge mezarlarında hem atlar, hem de üzengi bulunmuştur.

Köktürk devri Aytun- yış petrogliflerinde, kanatlı veya boynuzlu, bazen maskeli at tasvirlerine rastlanması, atın aynı zamanda efsanevi bir hale sokulması bakımından önemlidir.

Boynuzlu bir hayvan maskesi taşıyan atların resimlerinin, yine Altay bölgesinde, Köktürk devrinde de kayalara çizilmiş olması ata verilen önemi vurgulamaktadır.

W. Radlof’ un anlatımına göre Altaylılar ölüyü tam giyinmiş vaziyette mezara koyduktan sonra yanına yol için bir torba yiyecek yerleştirirler, ölü ile birlikte atını da gömerlerdi.

Plano Carpini, Orta Asya’da yaptığı gezilerde, ölünün yanına çanak dolusu et ve bir testi dolusu kımız konulduğunu, öteki dünyada sütünü içmesi için tayı ile birlikte bir kısrak ve binebilmesi için de eyerle gemi kuşatılmış vaziyette bir atın konulduğunu belirtmiştir. Gömülen atlardan ayrı olarak mezar başında bir atın da kesilerek yendiğini ve bu atın derisinin samanla doldurularak iki veya dört sırığa geçirilip mezar üzerine yüksekçe duracak şekilde dikildiğini de kaydetmektedir.

Altaylılar ve Yakutlar kurban olarak kestikleri atın derisini bir sırığa geçirip tıpkı at şekline sokulup asarlar. Buna Altaylılar "baydara", Yakutlar "tabık" derler.

Bütün bu inanışlar göstermektedir ki, kişinin günlük hayatında önemli olan at, ölüm sonrasında da oldukça önemlidir. Atın ölen kişiyle birlikte gömülmesi ya da derisinin sırıklara geçirilip mezara dikilmesi, ölen kişinin cennete gideceği inancından kaynaklanmıştır.

Şamanistlerde kurban sunulmadan ayin ve tören kesinlikle yapılmazdı. Her ayin için kanlı veya kansız kurban gerekirdi. Bunların en önemlisi at kurbanıdır.

AT KUYRUĞU KESMEK

Türkler arasında çok yaygın olan yas âdetlerinden biri ölünün bindiği atın kuyruğunu kesmektir. Eski Oğuzlar, İslâm dininin kabulünden çok sonra bile, bu adete riayet etmişlerdir. Dede Korkut hikâyelerinin kahramanları son vasiyetlerinde şöyle diyorlar:

“Akboz atımın kuyruğunu kesiniz. …ak çıkarıp kara giyiniz.”

Berk’ in ölümünden sonra “Akboz atın kuyruğunu kestiler. Kırk elli yiğit kara giyip gök sarındılar. …sarıkların yere vurdular.”

Kazaklar’ da yas alâmeti olarak ölünün bindiği atın kuyruğunu kesmek âdetine “tullamak” ( dul yapmak) denir. Tiyanşan Kırgızları ölünün bindiği atın kuyruğunu kesip mezarın üzerine diktikleri bir sırığa bağlarlar.

“Tul at” kelimesi Çağatayca’ da “savaşa binmek için hazırlanan at” anlamını ifade eder. Çetin savaşlara girmek üzere hazırlanan savaşçı erler atlarının kuyruklarını kesip tuğ yapmak suretiyle kendilerinin fedai olduklarını ilân ederlerdi.

Kazak- Kırgız âdetlerine göre düşmanın atının kuyruğunu kesmek büyük hakaret sayıldığı gibi ölümle tehdit etmek telâkki edilir.

Ölülerle beraber gömülen atların da kuyrukları kesilmiş olsa gerektir. Altaylar’ da yapılan kazılarda Pazırık mezarından çıkarılan donmuş atların kuyrukları kesik olduğu görülmüştür.

AT ŞEKLİNDE MEZARTAŞLARI

Mezar taşları ve mezar folkloru üzerinde inceleme ve araştırma yapan bütün araştırmacılar koç, koyun ve at şeklindeki mezar taşı geleneğini, Orta Asya mezar kültürüne ve Şamanist inanca bağlarlar.

Gerçekten de Orta Asya’ da koç, koyun ve at kültü oldukça önemlidir. Açılan bir Hun mezarında eyeriyle birlikte gömülü bir at bulunmuştur.

Altaylılar ve Yakutlar’ da kurban olarak kesilen atın derisi dört sırığa geçirilip at şeklinde mezar üstüne dikilirdi.

Türkler, Orta Asya’ dan  Anadolu’ ya gelirken elbette yanlarında örf, adet ve kültürlerini de getirmişlerdir.

Marco Polo, 1271 yılı veya ona pek yakın bir zamanda “ TURCOMANIE” (Türkmen ülkesi ) adını verdiği Anadolu’ dan geçerken pek beğendiği Türkmen atlarını görmüştü. Polo’ nun Türkmen atları ile ilgili ifadesi şöyledir: “Je vous dis que la naissent tres bons chevaux turcomans et tres bonnes mules de grande valeur” ( Size şunu söyleyeyim ki, büyük değeri olan çok iyi Türkmen atları ve katırları işte bu Türkmen ülkesinde yetiştirilir.)

Marco Polo ile çağdaş, coğrafyacı İbn Said ( ö:1274) Kastamonu bölgesinde 100 000 çadır Türkmen’ in yaşadığını söyledikten sonra bu Türkmenlerden atlar aldığını söyler.

Kastamonu- Sinop bölgesinde yaşayan Candaroğulları’ nın yetiştirdiği atların “Arap atlarının birinci gelenlerinden daha üstün ve değerli olduğunu” belirten dönemin gezginlerin kitaplarında yer almaktadır.

İlk İslam döneminde Esb-i Türk (Türk Atı) ünlü idi. Kastamonu Beyliği'nin yetiştirdiği atlar dünyaca ünlü olup Arap atlarından üstün bulundukları için, her biri bin altından satılıyordu. Türk at kültürü ile birlikte iğdiş, ulak, yam, yamçı, yağız, yılkı vb Öz Türkçe sözcükler Arapça ve Farsça'ya geçmiştir.

1432-1433 yılları arasında bütün Türk ülkesini baştan başa dolaşan Fransız asılzadesi Bertrandon, gezdiği her yerde birbirinden güzel Türk atları gördüğünü  belirtmekte ve atların özellikleri hakkında çeşitli bilgiler vermektedir.

Bu bilgilerden anlaşıldığı gibi at, Türkiye’ nin her tarafında yetiştiriliyordu.

Bu nedenle olsa gerek, günümüzde Anadolu’ da pek çok bölgede mezarlarda, mezarların kime ait olduğunu belirtmek amacıyla, baş uçlarına yontulmuş ve stilize edilmiş taşlardan at heykelleri bulunmaktadır.

Bu mezar kültürünün ve koç, koyun ve at şeklindeki mezar taşı geleneğinin, Orta Asya ve Şamanist geleneklerin devamı olduğu Anadolu görülen bu tip mezar taşlarında Akkoyunlu ve Karakoyunlu döneminin kalıntıları ve uzantısı olduğu bir gerçektir.

At şeklinde olan mezar taşlarının bulundukları bazı yerler şunlardır:

Tunceli İli, Pertek İlçesi, Dorutay (Zeve) Köyü girişindeki mezarlıkta bulunan at heykelli mezar; Tunceli Valiliği önünden alınıp Elazığ Müzesi bahçesinde sergilenen Hozat’ tan getirilen at heykeli; Tunceli Valiliği önünden alınıp Elazığ Müzesi bahçesinde sergilenen Hozat’ tan getirilen at heykeli…

Sayın Etuğrul DANIK’ ın çok önemsediğim tespitiyle: Orta Asya’ dan, Anadolu’ ya uzanan çizgide, Anadolu’ nun çeşitli yerlerinde görülen koç ve at şeklindeki mezar taşı geleneği, Tunceli’ de günümüze kadar yaşatılmış olup son örneklerini barındırması açısından oldukça önemlidir.

TÜRK EYERİ

Tarih, milletlerin hafızasıysa ne yazık ki Türklerin hafızalarını tanımıyoruz. El yordamıyla ipuçlarına ulaşmak ve ipuçlarından sonuçlar çıkarmak. Çoğunda yapmak istediğimiz bu… Ne hazin bir tarih…

Bugün, yok olmaya doğru gitmekte olan Maddî Türk kültür unsurları arasında “Binit Takımı” da bulunuyor. Fakat asıl üzüntü veren husus, bu binit takımının sathi bir şekilde de olsa incelenmemiş bulunması ve maddî kültür unsurlarının çoğu gibi, müzelerimizde yer almamasıdır.

Günümüzde, halkın “Osmanlı Eyeri” dediği “Türk Eyeri” ni bulmak mümkün değildir. Bunun sebebi, binitin kalmaması ve çok yerde de bu eyerin yerini “Çerkez Eyeri” ile Avrupa eyerlerinin almış bulunmasıdır.

Hâlbuki Osmanlı Devleti’ nin en kudretli döneminde bu eyerlere bizzat Padişahlar da binmekteydiler.

Diğer taraftan Avrupalılar, “Türk Eyeri” ni çok beğenmişler ve bundan dolayı tıp deyimlerini tespit ederken kafatasında alnın arkasındaki sfenoid kemikte bulunan küçük bir bölüme, “Türk Eyeri” ne benzediği için “Sella Turcica” yani “Türk Eyeri” adını vermişlerdir.

sella turcica

Geçtiğimiz yüzyıllarda Avrupa’ nın bilim, kültür ve sanatın şekillenmesinde Türk kültürünün etkisini vurgulaması bakımından bu adlandırma çok önemli bir yere sahiptir.

Bu adlandırma ilk kez, Padua Üniversitesinin ünlü anatomi bilgini Adrianus Spigelius (1578-1625) tarafından kullanılmış ve (Spigelius'un) ölümünden iki yıl sonra öğrencisi tarafından yayımlanan 'De Corpora Humanis Fabrica' adlı eserle de literatüre kazandırılmıştır.

Türk Eyeri’ nin altın özengili, altın, gümüş işlemeli ve kıymetli taşlarla süslenmiş pek güzel örnekleri Avrupa müzelerinde bulunmaktadır. Ne yazık ki, bunlardan bir örneğe Türk müzelerinde rastlanamamaktadır.

AT ETİ VE KIMIZ

Tarih boyunca At’ la bütünleşen Türk, at eti yemiş; at sütünü Kımız yapmış içmiştir.

Gaşgarlı Mahmud, “yund eti yıpar” ( at eti misk gibidir) sözü ile eski Türklerin at etini ne kadar çok sevdiklerini ifade eder.

Timur’ un  Semerkand bahçelerinde verdiği muhteşem toylarda seçkin misafirlere en makbul yemek olarak haşlanmış at eti ikram ediliyordu. Türkler ve Moğolllar atın karın yağını tuzladıktan sonra yine atın bağırsaklarına doldurup tütsüleyerek sucuk yaparlardı.

Atın iç yahut karın yağına “kazı” denildiği gibi, yapılan sucuğa da aynı ad veriliyordu. Kaşgarlı, “Kazı” yı Türklerin en sevdikleri et olarak vasıflandırmıştı.

Türkler ve Moğollar, kısrağın sütünü ekşiterek içen başlıca topluluklardır. Onların at etine olduğu gibi, “kımız” adı verilen bu içkiye de son derecede düşkün idiler.

Fransa Kralı’ nın elçisi sıfatıyla Asya’ ya giden Rahip W. Rubruck, Moğolistan dönüşü Tebriz’ de ziyaret ettiği Kösedağ Savaşı’ nın ( 1243)galibi Baycu NOYAN’ ın kendisine kımız yerine şarap ikram etmesine üzülmüştü. Kımız sadece bir içki değil, aynı zamanda doyurucu ve besleyici önemli bir gıdaydı; Rahip Rubruck, anılarında Moğolların yazın kımızları oldukça başka bir gıdaya ihtiyaç duymadıklarını yazar.

Kazakların hayatını yakından incelemiş olan tanınmış Türkiyatçı W. Radloff da kımızın susuzluğu ve açlığı gideren son derece hoş bir içki olduğunu ifade etmiştir.

Ne var ki, Türklerin Anadolu’ ya geldiklerinden sonra at yiyip kımız içtiklerine dair bilgiler yeterli değildir.

Öyle anlaşılıyor ki, Hanefi mezhebinin at eti yenmesini mubah saymaması, İslâmiyeti kabul etmelerinde mühim rol oynayan Mâverâ’un- nehr Müslümanlarının at eti yememeleri ve kımız içmemeleri dolayısıyla Oğuzlar (Türkmenler) da bu geleneği bırakmışlardır.

Buraya küçük bir not ilâve edelim: Mezhepler haram olan yiyecekler konusunda hem Kur'an ile hem de kendi aralarında çelişmektedirler. Bir mezhebin haram kıldığı yiyeceği, bir diğer mezhep helâl kabul etmektedir.  Örneğin at eti Şafi ve Hanbeli mezheplerine göre helâldir.

AT’IN KEMİK,  DERİ VE KILINDAN YARARLANMA

İlkel kabileler atı eti için avlarlardı. Bugün bile bazı Avrupa ülkelerinde at eti tüketilmekte ve evcil hayvanlar için üretilen hazır yiyeceklerde kullanılmaktadır.

Ayrıca atın kemik ve kıkırdaklarından tutkal, derisinden özellikle ayakkabı ve kemer, tay kürkünden palto yapılır.

At kılı döşemecilikte, şilte yapımında, elbise ve paltoların astarlanmasında, ayrıca keman yaylarının yapımında kullanılır.

Tetanos antitoksini de atların bağışıklanmış kan serumundan elde edilir.

Bugün kültür mantarlarının üretiminde yatak malzemesi olarak önem taşıyan at dışkısını İskitler yakıt olarak kullanırlardı.

Atların boru seslerinin değişik tınılarını ayırt edebilen keskin işitsel bellekleri vardır ve bu bugün at eğitiminde bu özellik çok önem taşır.

Türkler atın derisinden çizme, elbise hatta davul yapmış; at kuyruğunu kopuzun teli olarak kullanmış; güneşli havalarda ya da ağrıdığı zaman, gözünün üzerine at kuyruğundan kafes şeklinde, közlük de denilen közündürük koymuştur.

Venedik Elçisi Barbaro:” Kadınlar açık havada güneşin yakmaması için at kılından yapılmış peçeler ile yüzlerini örterlerdi” demektedir.

Atın yele ve kuyruğundan elde edilen kıllardan çadır kuşaklarının hazırlanmasında ve bazı ip türlerinin yapımında faydalanıyordu.

AT HEDİYE EDİLMESİ ÂDETİ

İslâm âleminde Türkistan denilince bu ülke olarak akla ilk gelenlerden biri de “Atlar” idi.

Türkistan’ ın atları sadece sayılarının çokluğu ile değil, eşkin yürüyüşlü (himlâç) olmaları dolayısıyla da tanınmışlardı.

Bir Çin kaynağında: “ Türklerin (T’u-küe) atları fevkalade kabiliyetli olup güzel bir yapıya sahiptirler. Uzun süre yol alırlar ve av işlerinde eşsiz meziyetleri vardır” deniliyor.” (Liu Mau-tsai, s.453)

Sâmâniler devletinin ordusunda bu atların kullanıldığını biliyoruz.

Gazneliler ordusunda da aynı şeyin yapıldığı şüphesizdir. Hatta Gaznelilerin Türk geleneklerini Sâmâniler’ den daha fazla yaşattıkları da söylenebilir. Örneğin bu devlette önemli mevkilere tayin edilen Türk emirlerine Fars adetlerine göre iki köşeli külâh, elbise, bayrak ve Türk âdetine göre de üzerinde altın, gümüş kakmalı eyer bulunan bir at ile altın bir kemer veriliyordu.

Osmanlılarda bu gelenek de yaygınca yaşatılıyordu. Bununla ilgili olarak birkaç örnek görelim:

Günümüzde Yalova’ nın Altınova ilçesi Hersek bölgesinde 27 Temmuz 1302’de yapılan Bafeus Muharebesi’nde Romalıları (Bizanslıları) yenen Osman Gazi’ ye, Selçuklu Sultanı 2 nci Alaeddin, tabl(davul), âlem (bayrak), bir at, bir kılıç ve hil’at-ı şahane ( ödüllendirmek için birine giydirilen değerli kumaş veya kürkten yapılmış kaftan) hediye etmişti.

IV. Mehmet Veziriazam’ lık makamına tayin etmesi münasebetiyle Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ ya eski Osmanlı adeti üzere altın ve gümüş eyerli iki at göndermişti.

Yine aynı hükümdar, katına gelen Kırım Hanı Murad Giray’ a iki elbise, kılıç, okluk ile eyerli bir at ihsan etmişti.( Sarı Mehmed  Paşa, Zubde-i Vekâyiât, Sadeleştiren: A. Özcan, İstanbul, 1977)

AT NALI VE UĞUR

Proto Türkler’ den günümüze kadar “Nazar” adı verilen göz değmesi, pek yaygın olan inançlardandır. Buna karşı başvurulan yöntemlerden biri de “At Nalı” dır.

At Nalı, bir bakıma koruyucu rolünü üstlenmektedir. İnanışa göre at nalı, her türlü kazaları, belâları, afetleri defeder, kötü gözlerden, bakışlardan korur. Nal, genellikle ev ve dükkânların kapısı üzerine asılır. Bazen de hayvanların boynuna takılır.

Türkler’ de oldukça yaygın olan kuru at kafasının da “Koruyucu” bir özelliğe sahip olduğuna inanılır.

Bu inanç hemen her yörede vardır.

Kuru at kafası, evlerin dış duvarlarına, bilhassa çatıya yakın yerlere de asıldığı gibi, daha çok bağ, bahçe ve ekili araziye (sebze, meyve, tahil gibi ürün veren tarlalara() asılır. Ekili olmayan boş bir tarla veya arazide at kafasına rastlanmaz. İnanışa göre kuru at kafası, her türlü hastalığa, sele, tabiî afetlere ve nazara karşı koruyucudur.

Kimi Türk Hakanları öldüğünde de, atı onun mezarına yanına gömülürdü. Örneğin, Gelibolu Yarımadası’nda Bolayır’ da büyük vatan şairi Namık Kemal’ in mezarının hemen yanında Süleyman Paşa’ nın türbesi vardır. Süleyman Paşa, Orhan Gazi’ nin oğlu, 1356 yılında Rumeli’ ye salla geçen Osmanlı komutanıdır. Türbede bulunan üç mermer sanduka Süleyman Paşa’ ya, lalasına ve av esnasında üzerinden düşerek öldüğü atına aittir.

EDEBİYATTA AT MOTİFİ

Türkler’de görülen önemli folklor unsurlarından birisi de “At Motifi” dir.

At Motifi: Manas, Oğuz Kağan, Dede Korkut, Köroğlu gibi destan ve inançlarda, Orhun Abideleri gibi tarihi anıtlarda, destanî ve tarihî kahramanlarla birlikte görülür.

“Sudan Çıkan At Motifi”, Zeki Veli TOGAN’ ın açıklamasına göre Türkler’ e mahsustur. Milâd yıllrında Çinlilerce elde edilmesi bir başarı sayılan bu su menşeli atlar, Türklere komşu bütün kavimlerin aradığı atlardır.

at3

Halifeler, eski adet ve ananeleri içinde yaşayan Türkleri aynı zamanda at yetiştirmeye memur etmişlerdi. Türklerin halifeler adına Bağdat civarında yetiştirdikleri atların, göl aygırından türemiş olduklarına inanılıyordu.

İbn Hordadbih’ in gölden çıktığını söylediği bu atları, El Birûnî de zikreder.

Türkler arasındaki inanışa göre, Kaf Dağı’ nın altındaki Süt Gölü’ nde hem uçan hem de yüzen atlar vardır ki, bunların kürekleri ve kanatları bulunur.

Günümüzde Azerbaycan ile Doğu Anadolu’ da (Gence, Revân, Tiflis, Ahıska, Bakü, Kars, Erzurum, Bingöl, Malatya, Maraş, Urfa vb. pek çok ilimizde) 30’ dan fazla dağ gölü, halk arasında olduğu gibi haritalarda da “Aygır Gölü” olarak anılmaktadır.

Türkler arasında milâttan önceki devirlerden bugüne kadar yaşadığını gördüğümüz atın bu su menşei destanî eserlerde de dikkati çekiyor. Bazı destan kahramanlarının atları bu soydandır.

Dede Korkut’ taki Kam Püre’ nin oğlu Bamsı Beyrek Destanı’ nda destan kahramanı Beyrek’ in deniz tayı “Boz Aygır” dır.

Köroğlu Destanı’ nda kahramanın atı, sulardan çıkan bir aygırın dölünden gelme bir kır taydır.

İnsanla atın dostluğu giderek artarak günümüze kadar gelmiştir. Bu sevgiyi DADALOĞLU, şöyle dile getirir:

“Şu yalan dünyaya geldim geleli,

Severim Kır Atı bir de güzeli.

Değip on beşime kendim bileli,

Severim Kır Atı bir de güzeli.”

At ile ilgili birkaç atasözümüzü de hatırlayalım:

At, avrat ve silâh emanet edilmez.

At ile avrat, yiğidin bahtıdır.

El atına binen tez iner.

At, eşeğin artığını yemez.

Adamın ağzına bakarlar, atına ona göre nal çakarlar.

Aptal ata binince ağa oldum sanır.

 

***

iplock0001p1 

“Anadolu’ nun 10 milyon Yıllık Atları” ile ilgili bir haberi de paylaşalım:

Nevşehir’ de “atların atası” olarak nitelendirilen Hipparion fosilleri bulundu. Nevşehir Müze Müdürü Arkeolog Halis YENİPINAR’ ın verdiği bilgiye göre Ürküp İlçesi’ ne bağlı Kızılasma Vadisi yamaçlarında ortaya çıkan fosiller 10 milyon yıl öncesine dayanıyor. Nesilleri ise tıpkı aynı dönemde yaşayan mamut ve gergedanlar gibi Erciyes, Hasan ve Güllü dağlarının volkanik patlamaları sonucu tükenmiş. Bölgede incelemeler devam ediyor.(Akşam, 2 Eylül 2003)

AHAL TEKE- TÜRKMEN ATLARI İÇİN TIKLAYIN.

https://www.youtube.com/watch?v=UXsEsZMAGGY

TÜRK AT IRKLARI HAKKINDA YAPILMIŞ GÜZEL BİR ÇALIŞMAYI İNCELEMEK İÇİN TIKLAYIN.

http://bizdosyalar.nevsehir.edu.tr/11fe4de55da196ab6d2f1914cc2dcad8/turk-at-irklari.pdf

 

 

BAZI KAYNAKLAR:

ÇAY Prof. Dr. Abdulhaluk, “Anadolu’ da Türk Damgası”, Ankara, 1983.

DANIK Ertuğrul, “ Koç ve At Şeklindeki Tunceli Mezartaşları”, TKAE Yayını, Ankara, 1990.

GÜLENSOY Prof. Dr. Tuncer, “Orhun’ dan Anadolu’ ya Türk Damgaları”, TDAV Yayını, İstanbul, 1989.

İNAN Abdülkadir, “ Tarihte ve Bugün Şamanizm”, Ankara, 1986.

ÖGEL Prof. Dr. Bahattin, “ Türk Milli Bütünlüğü İçinde Doğu Anadolu”, Ankara, 1992.

RADLOFF W, “Sibirya’ dan Seçmeler”, Ankara, 1986.

SÜMER Prof. Dr. Faruk, “ Türklerde Atçılık ve Binicilik”, TDAV Yayını, İstanbul, 1983.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir